Eeee Hala; Geldik Derenin Dibine ( İlk Yayın tarihi 17.05.2007 )
Uzunca bir zaman önce, Anadolu'nun “üstü açık” köyünde yaşayan kahramanımız Hasan’ın içi kıpır kıpırdı o gün. Ertesi gün halası ile birlikte değirmene gideceklerdi. Tan vaktinde uyandılar hala yeğen. Emektar karakaçanın terkisine
Eeee Hala; Geldik Derenin Dibine ( İlk Yayın tarihi 17.05.2007 )
Uzunca bir zaman önce, Anadolu'nun “üstü açık” köyünde yaşayan kahramanımız Hasan’ın içi kıpır kıpırdı o gün. Ertesi gün halası ile birlikte değirmene gideceklerdi. Tan vaktinde uyandılar hala yeğen. Emektar karakaçanın terkisine atmış oldukları, yaklaşık yirmi çinik buğdayı öğütmeye gideceklerdi değirmene.
Bıyıkları yeni yeni terliyordu Hasan’ın. Belli, yağız bir delikanlı olacaktı ileride. Hala Emine hatun ise atmışına merdiven dayamış, beli bükülmüş, cefakâr bir Türkmen anasıydı. Kimsesi kalmadığı için hem anası hem babası, kısaca dünyadaki tek dayanağı idi Emine hatun.
Ah yoksulluk ahhhh ...
Her devirde aynı namussuz. Kapıya konacak bir şey değil meret. "Öğüteceğimiz buğday, en azından kışı çıkarmamıza yeter" diyordu Emine ana. Uzunca bir yol değildi aslında değirmenin yolu. Lakin, engebeli arazide meşakkatli bir yolculuk bekliyordu onları.
Emine hatun, "Sende benim gibi bittin" diyordu emektar eşeğine. Ağır aksak bir ritim tutturdular beraber. Ama Hasan bu! Civan mı civan, ateş parçası maşallah. Dur durak bilmiyor bizim deli fişek. Ufukları kucaklarcasına bir sağa, bir sola koşuyor. Bazen gözden kayboluyor, Emine hatunun yüreğini ağzına getiriyordu.
Gencecik vücut tabii, acıktı bizim Hasan.
-"Acıktım ana" dedi Emine hatuna. Kâh ana der kâh hala, bazen de aynı anlama gelen “bibi” diye seslenirdi. Gerçi bunu çok kullanmazdı, gülünç gelirdi hep söylenişi: Bibi… (!)
-"Sabret oğul, sabret" dedi Emine hatun. "Dere yatağına varalım, hem orada güzel de bir eşme var, otururuz oraya. Sen yumurtalı omacını yersin, ben de biraz dinlenirim" dedi.
Oysa ne yumurtalı omaç ne de dere yatağında eşme vardı. Azık diye yanına aldığı kuru bir ekmekle, biraz da katıktı Emine ananın.” Mahkemede bulunan yeminli sopa” misali, olan oydu; ne yapsaydı ki?
Engebeli araziden inerken huysuzluğu artıyor, ikide birde Emine hatuna seğirtiyordu Hasan.
-"Eşmenin başına az kaldı, inelim orada yersin oğlum" diyordu Emine ana. Nereden bilirdi, artık inecek dere kalmadığını...
Gelmişlerdi derenin dibine, az kalmıştı değirmene.
-"Hadi hala, geldik" dedi Hasan. Kem küm fayda etmedi Emine hatuna. Açlıktan gözü dönmüş Hasan, gayriihtiyari belindeki çakıyı çekerek "Yemek istiyorum!" diye bağırdı. Sinirden ne yaptığını bilemeden sergilediği gayriihtiyari bir hareketti; yoksa zarar verir miydi hiç anasına?
Ve o, yüzyıllar boyu dillerden dillere dolaşacak söz dudaklarından dökülüverdi Hasan’ın:
"EEEE Hala Geldik Derenin Dibine"…
Gözün kör olsun açlık, ne lanet şeysin. "Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin" derdi ninem. Amiiiiiiiiiiiin.
Neyse, yapılan hamle ile geriye sendeleyen Emine hala, emektar karakaçanı da ürküttü. Ürken karakaçan üzerindeki hazineyi, o kadar buğdayı sırtından atıverdi. Suya karışıp kayboldu rızıkları.
Sonra ne mi oldu? Sonrası karanlık...
Lazım olanı aldık biz. "EEEE Hala Geldik Derenin Dibine" ...
EEE Avrupa, geldik bakalım derenin dibine. Omaçlı dürümü göremedik daha ama en azından ne zaman yiyeceğimiz belli olur gibi oldu. "2005 Ekim’inde görüşelim" dediler. O gün ne kadar mutlu ve şendik; zannettim ki Tuna’yı geçtik.
"Aman Allah'ım gerçekten giriyoruz, bizi alıyorlar" diye sevindik. Sonra hevesimiz kursağımızda kaldı. "31 madde var, bunlara özen ve ihtimam gösterin. Bunlar sizin ev ödeviniz" demezler mi!
Kardeşim niye 30 değil, 32 değil de 31? Konuya sayı seksüel açıdan değil de komplo seksüel açıdan yaklaşmayı tercih ediyorum. Ne yapayım, insanın bu kadar karanlık bir kalbi olunca başkasını düşünemiyor bile.
-Caz yapma da ne diyeceksen de artık.
-Ulennn oğlum sen ne biçim adamsın, her yazıda araya girmek zorunda mısın? Allah Allah !
31 rakamı tersten okunursa, 13 rakamına tekabül eder. 13 rakamını herkes bilir ki: özellikle batıda birçok ülke uğursuz kabul eder. Peygamber Efendimizin doğum tarihi olan 571 yılının yan yana toplamı 13’ü verir.
Yani hâşâ, kefereler Peygamber Efendimizin doğum tarihini uğursuz bir gün olarak kabul ederler. Başka ne beklenir ki haçlı zihniyetini her fırsatta işleyen bu AET “Avrupa Eski Topluluğundan”.
Olaya hiyeroglif, ezoterik ve majik uygulamaları da katayım diyorum. Sonrasında "fazla uçmuş" yorumuna muhatap olmamak için vazgeçiyorum. Durum bu uşak!
Ne hikmetse restleşildiği söylenen masada, problemi milli nikâh şahidimiz çıkarıyor. Sonra Pavul araya giriyor, "Sakin olun" diyor. Şirak, bileyır (sakın yazılışları düzeltmeyin karışmam) filan toplanıp "Gel kardeşim masaya dön, bak! Avrupa ayağına geldi" diyor. Senaryo bu! Hani problemi Şirak çıkarsa anlayacağım. Çünkü adam baştan beri söylüyor; "Bu önemli kararı halkıma sorayım, referandum yaparız. İmtiyazlı ortak olsanız kurtarmaz mı?" falan filan işte. Neyse, bu kadar zırva yeter. Takılıp kalmayalım. On ay sonrayı gören var mı?
-Ne bilelim kardeşim biz müneccim miyiz? Allah bilir.
-Yine mi sen ulan, çık aradan. Allah bilirmiş. Tabii Allah bilir ama kulu da tahmin eder uyanık!
"Ölümü beklemek ölümden acıdır", işte haletiruhiyem.
Biliyorum! Pardon, tahmin ediyorum ki: on ay sonra zannedildiği gibi güzel şeyler çıkmayacak karşımıza. İnşallah yanılırım. Şak diye her şey olup bitiverse, belki bu kadar acı çekmeyecek, en azından reflekslerimin izin verdiği ölçüde tepki vereceğim.
Bu zamanda o kadar çok şeyden mustaribiz ki : Gençlerimizden, kapkaç teröründen, eğitimden, sağlıktan velhasıl hemen hemen her şeyden. İşte bu saydıklarım birden olmadı. Birden olsa çare kolaydı. Bunlar sindire sindire, doya doya ve yavaş yavaş gerçekleşti, gerçekleştirildi.
Hani kozmopolit büyükşehirlerdeki bu tür olumsuzlukları anlaya bilirimde, küçücük kentimizde, Anadolu’nun ortasındaki şirin ilimizde bile bir sürü uyuşturucu kullanana şahit oluyoruz.
Vay anam vay... (!)
Ortalıkta bir sürü “Hasan Sabbah” namzeti adam dolaşıyor. Kendi çocukluğum aklıma geliyor da, sigara ile ilk tanıştığımızda nasıl da köşe bucak kaçardık. Büyüklerimiz farkına varacak diye ödümüz kopardı. Sarımsak yeme alışkanlığım da o zamandan kalma zaten.
Tencerede Kaynamak mı? Gül Bahçesinde Oynamak mı? ( İlk Yayın Tarihi 28.04.2009 )
Kıştan çıktık mı ne? Pencere açık ama duman altı olmuşum yine. Peş peşe yakılan sigaralar beni bile rahatsız etmiş haberim yok.
Kül tablasında yer kalmamış sigara söndürecek. Şunu bi dök bari mübarek!
Aman
Tencerede Kaynamak mı? Gül Bahçesinde Oynamak mı? ( İlk Yayın Tarihi 28.04.2009 )
Kıştan çıktık mı ne? Pencere açık ama duman altı olmuşum yine. Peş peşe yakılan sigaralar beni bile rahatsız etmiş haberim yok.
Kül tablasında yer kalmamış sigara söndürecek. Şunu bi dök bari mübarek!
Aman kim kalkacak şimdi? Gecenin bilmem kaçı. Çokta önemli değil benim için, zaman dediğin nedir ki?
Vampirlere döndük; gece otur- gündüz uyu. Cam açık hafif bir rüzgâr, değişiyor odanın havası; çokta sevmedim aslında. Temiz havaymış lazım değil, nemiz kaldı ki temiz?
Nisan ayındayız, geldi yine bahar! Neşe dolar baharda insan derlerdi, bence koca bir yalan. Birbirini kovalayan yıllara üzülmesi gereken insan, nedense her yıl yaşlandığını pastalarla böreklerle ve hediyelerle kutlar. Eee insan bu karmaşık bir yaratık.
Aynalara bakamıyorum artık sabahları. Erken kalkmak şöyle dursun, işe bile giderken kriko yardımı gerekiyor. Her bir beyazın hikâyesi vardır der üstat. Saçlarında ki beyazların ve yüzde ki kırışıklıkların hikâyelerinden dem vurur mağrur mağrur.
Gerçek bahar geride mi kaldı ne?
Hayatın baharından bahsederlerdi eskiler. Aslında yaşlıda değilim desem, yüreğime su serpilir mi acaba? “Aman çocuklar gençsiniz, kıymetini bilin” derlerdi biz daha yavruyken. Sanki çocukken o bildi de! Kim bilebilir ki yaşlanmadan gençliğin kıymetini?
Hep öğütlendik, ama tutan görülmedi. Kendi başarısızlıklarını, kayıplarını başkalarında görmeme arzusudur aslında, o kadar nasihatin gerçek nedeni.
Kim boşa geçirirdi ki? Bilseydi bulunduğu demde ki zamanın kıymetini.
Eskiler yaşlanıp biraz durulan, ağırlaşan…
Yanlış oldu yaw! Şöyle diyelim: biraz zamanı geçip de kös-kös oturanlar için dalga geçme anlamında” böcüğü ölmüş” bunun derlerdi. Böcüğü ölmüş!
Aslında böceği ölmüş demeleri gerekirdi ama aynı tesiri de vermezdi hani yöre şivesinde.
Böcüğü ölmek!
İçinde ki yaşam lokomotifinin artık teklemesinin halk arasında ki adı. Böcük kıpır-kıpır anlamındadır ve ölürse ne mi olur? Tabi ki bir tarafa dönecekken bile, iki ton kömür yakarsın. Sonra bir araba misali çekersin sanayiye. Bir gün motorun tekler! Bir gün tekelerin patlar! Artık bilmem kaçıncı elsindir, kimse dönüp yüzüne bile bakmaz.
Evlat takmaz, avradın çatmaz, çakmağın çakmaz. Nadir bulunur bir fosil olursun. Kimilerine göre nostalji, kimilerine göre antika. Aslında değerinde yoktur pek! Çıksan mezata gâvur parası ile beş kuruş etmeyen cinsten.
-İyi de ihtiyar, ne diye anlatırsın ki bunları?
-Eee nöbet devri, kul atasından gördüğünü işlermiş aslanım. Birazda biz ahkâm keselim dedik.
-” Ulen bi su olsa da içsek.” Amaaan kim gidecek şimdi taaa mutfağa kadar?
-Yatsam mı acaba? Uyusam hani hiç uyanmadan!
-Yorulduk mu artık ne? Yakalayamadım! Koşuyorum yıllardır hayatın peşinden.
-Yakalasan sanki ne olacaksa?
-Eee bahar geldi nasılsa, ezberleri bozmadan kadere teslim ve iadeli taahhütlü öbür tarafa intikal.
-Nereden geliyon birader?
-Öbür taraftan abi.
-Abi yok, abi yok! Efendim diyeceksin.
-Nereden dediydin?
-Dünyadan efendim.
-Niye?
-Öldüm elleham ! (herhalde)
-Kimsin, nesin? Kimin oğlusun? Otur-kalk! Olmadı! Hayatı heba etmişsin geç bakalım şu tarafa.
“Alın bunları tencere de kaynasın, şunları da götürün gül bahçesinde oynasın.”
İşin böyle olacağını sananlar avuçlarını yalasınlar. İlahi nizamı bile yıllarca yanlış anlattılar bize.
-Ne dini öğrenebildik ne dindar, ne dinsizliği becerebildik ne de mundar.
-Ee de bakalım ne iş yapardın dünya da?
-Siz kimsiniz efendim?
-Ben sorgudan sorumlu ahiret bakanıyım. Mülakattan sonra huzura çıkacaksın.
-Efendim ben bir hamaldım, bi ipim bide semerim vardı. Amele pazarına erkenden gider rızkımı kovalardım.
-İsim neydi?
-Uğur efendim?
-Bakalım kayıtlara. Açın şu adamın kayıtlarını, doğru mu der?
- Oh oh! İyi iyi! Maşallah, yazın bakalım Uğur efendinin hesap tahtasının “sağ üst köşesine” bir artı(+)
-Seni biz yalnız bırakmadık, bir toplum içerisine gönderdik. İnsanlara kavimler halinde yaşamayı öğrettik. Devlet dediğiniz topluluklar kurdurduk. Şu insan ilişkilerin de ne kadar mahirsin bi bakalım. Önce komşun Mehmet ağadan başlayalım, açın videolarını Uğurcuğumun…
-Şu herif senin komşun mu?
Yüz buruşur ve cevap
-Evet efendim!
Komşu Mehmet ağa, ölen komşusunun daha toprağı kurumadan açar ağzını da yumar gözünü. Komşu Mehmet ağanın küfür repertuarı laf aramızda çok geniştir. Öldü de kurtulduk der özetle.
-Ama efendim şey şey!
-Bırak şimdi şeyi meyi. Biz Peygambere komşu hakkını öyle bir anlattık ki, Peygamber komşu komşunun mirasçıdır zannetti.
-Duydun mu bunu hiç?
-Hayır efendim!
Bu adam doğru mu der; yanlış mı gösterilir ve ispatlar –şahitler…
Uğur efendi buruşur…
Yazın bakalım Uğurcuğumun tahtasının “sol üst köşesine” bir eksi(-)
-Uğur unutma! Burada doğru, yanlış bire- bir birbirini götürür.
-Uğur sana bir eş, iki de çocuk verdik. Şimdi bunlardan soracağız.
-Elektrik kesilmişti çalışamadım. Soruyu değiştirsek, başka yerden sorsanız?
-Uğur aslanım burada elektrik kesilmez. O kadar çok sıcaklığımız var ki, cehenneme klima taktırdık yine de soğutmuyo iyi mi?
-Duydun mu sen hiç Uğur? Amel defteri kapanmayacaklar arasında hayırlı evlatlar yetiştirenleri de zikrettik.
-Önce hatunun ne diyo bakalım…
-Hımmm! Anlaşılan hatunla aran pek iyi değilmiş; zulmetmişsin kadına.
-Şu oğlan senin mi? Kahvede okeye dönen hani?
Uğur bu ara gök kuşağının bütün renklerine bürünmüştür.
.......
-Efendim ben garibandım, mal- mülk gelmedi bana dünyada iken. Hayır- hasenat ve bilumum güzel şeyler dünyada para ile dönüyordu, benim suçum ne?
-Tamam Uğur! Çalıştığın yerlerden soralım o zaman. Sen yine elektrikleri keseceksin belli.
-Yerde duran bir taşı, hani mahlûkatın ayağına değmesin babından, kaldırıp bir kenara koydun mu Uğur? Biliyorsun bunun için para gerekmez ve bu da bir sadakadır.
-Hiç ağaç diktin mi? Bunun içinde kapitale ihtiyacın yoktu proleter Uğur. Peygamber dünya batıyor olsa da elinde ki fidanı dik dememiş miydi? Senden öncekilerinin diktikleri meyveleri yuttun afiyetle ama.
Bu ara proleter Uğur, gökkuşağı renklerinde dahi olmayan yeni-yeni renklere girmekle meşguldür. Uğur’a parayla alakalı olmayan, o kadar çok soru sorulur da Uğur cevap veremez.
Ve tahtanın sol üst köşesi eksiler (-) çoğalır.
-Namaz kıldın ama gıybeti terk etmedin.
-Oruç tuttun ama sadece aç kaldın!
-Paran yoktu HAC’dan zaten muaftın.
-Şahadet dilinin ucundaydı ama bir gün olsun anlamı nedir diye bakmadın.
-Para yok, sadaka düşmez diye bir kap yemeğini bile bölüşmeyi akıl edemedin.
-İyi bir çocuk olamadın Uğur, iyi bir çocuk!
-Mükâfatlarını alacaksın artı- eksi hesabından sonra.
Anlamsız ve uçta bir rüya gördüğümüz zaman babaannemize anlatırdık. O da gülerek “oğlum kıçınız yorganın dışında kalmıştır” der dalga geçerdi. Rüya görülmeye görüldü de, battaniyenin pozisyonundan emin değilim.
Neyse, en iyisi bir daha bilgisayar koltuğunda uyuyakalmadan, yerimize gidip yatmak. Eyvallah…
Efendim! “Çekik gözlü geldik, çakır gözlü” olduk. At sürer, kımız içer, esrerdik. Sığmazdık gök kubbenin altına; işte ondan da yerleşmez bir yere, “Her yer bizim” derdik bir zaman önce. Konar-göçer, tekrar konar, seversek göçmezdik bir daha.
YEMYEŞİL TÜKLER ( İlk Yayın Tarihi 26.12.2006 )
Efendim! “Çekik gözlü geldik, çakır gözlü” olduk. At sürer, kımız içer, esrerdik. Sığmazdık gök kubbenin altına; işte ondan da yerleşmez bir yere, “Her yer bizim” derdik bir zaman önce. Konar-göçer, tekrar konar, seversek göçmezdik bir daha. Sıkıyorsa göçür de görelim!
Ve bir gün: “Beyaz atlarına bindiler, bir daha da dönmediler geri. Bozkırlardan rüzgâr gibi geçtiler. Sel gibi aktılar. Pusatlarını taktılar, şimşek gibi çaktılar.”U. Sağlamer
“Heyyyy savulun ulen, Battal Gazi'nin oğlu geliyorrr!” demek geliyor içimden. Küçükken bu filme gider, dışarı çıkınca da birbirimizi yerdik. Ne günlerdi be! Onu da sonra anlatalım.
— Ne oldu yine? Kafayı kırmışsın. Nereye gidiyoruz? “Ötüken”e mi yoksa?
— Neyi varmış Ötüken’in? Keşke gidip görebilseydik ecdat diyarını.
— Neyi merak ediyorsun? Kara Türklüğünü mü?
— O da ne demek!
— Yoksa sen kara değil de siyah Türk müsün?
— Hayır canım! Ben Beyaz Türküm. Allah’ın “Kara Türkleri”!
— Bir de bu çıktı arkadaş! Yok “Beyaz Türk”, yok “Kara Türk”. Geçen gün bir de kırmızısı çıkmış, iyi mi? Milletimizin renkli olduğunu bilirdim de doğrusu bu kadarını tahmin etmemiştim. Ayrıca bu kadar renk de bozar bizi.
— Ne kırmızısı oğlum, bir de onu çıkardın yahu!
— Ben demiyorum aslanım, millet yazıyor. Ben yazsam “kafası kırık” diyecekler. Biz de okuyoruz…
— Neymiş o kırmızı Türk meselesi?
— Bakıyorum da ilgini çekti, rengini haz etmiyo'n elleham!
— Yooo, öylesine sordumdu.
— Şimdi “Efendi”! Anlatalım biraz da öğren bakalım. Beyaz Türkleri biliyoruz. Son zamanlarda yazılan, özellikle “Soner Yalçın” tarafından birkaç versiyonu işlenen, komplo ve fantastik kitaplarda anlatılan mesele... “Fantastik” diyorum zira okuma şeklini değiştirdiğimizde çok vahim sonuçlar ihtiva etmektedir. “Ne gibi?” filan demeyin bence. Şimdi semiyotikten, Fransızların dediği gibi semiyolojiden bahsetmem gerekecek ki Saussure ve Peirce bu işe çok bozulacak. Her neyse! Beyaz Türk, kabaca dönme aile mensupları (Sabetayistler), kapitali ve bütün köşe başlarını tutmuş, gerçekte Türk olmayan ayrıcalıklı kesim.
Kara Türkleri söylemeye gerek yok zira bu yazıyı yazan orijinal bir “Kara Türk”. Karalığımız tenimizden değil, Allah’a şükür beyaz peynir gibi yüzümüz var (Tövbe, yalan!). Yani avamdan gördükleri işçi, memur, çiftçi vb. grubu.
— Eee, de artık şu kıpkırmızı Türkleri de öğrenelim.
— Beyaz Türklere hizmet eden, iyi eğitim almış, entelektüel, zengin; gerçekte Türk olup her fırsatta kendi milletini en ağır ve haksız bir şekilde eleştiren insan tipi. Siyasi bir amcamızın dediği gibi (taklitçi bunlar!), taklit etmeye çalıştıkları milletlerin aşırı savunucuları.
— Bu muydu Kırmızı Türkler?
— Evet, ne bekliyordun ki?
— Efendim, her geçen gün renkler parselleniyor. Elimi çabuk tutmazsam kala kala bana eflatun kalacak, o da bir halta yaramayacak.
— Hayırdır? Yeni bir renk mi keşfettin?
— Evet kardeş; dinle de nasiplen biraz. Efendiler! Bu renk taksimci ağabeyler, asıl rengimizi unuttu.
— O da ne abi! Yapma Allah'ını seversen!
— “Yeşil Türkler”.
— Bir bu eksikti…
— Yanlış anlaşılmasın! Bu Türk kategorisi “vejetaryen” filan değil, haşa! Bu türümüzün tipik birkaç özelliğine dokunup kaçalım. Fazla da zülfüyâre dokunmadan kaybolalım...
“Dokunsan adın 'Laik', dokunmasan kızıyor 'Malik'.”
Efendim, bu tür (anam dâhil), köhne dünyamızda mümkün olduğu kadar kendini ondan soyutlamış gözükse de bu pek doğru değildir. Geleceğe dair plan-proje olmadan, ara ara “Kara Türk'lerle” paslaşarak diğer tarafla, yani ahiretle meşgul olurlar. Burada ekeceklerini orada biçeceklerinden habersizce! En zayıf yönleri, inançlarının sömürüye açık olmasıdır. Yani 'yumuşak karınları' inançlarıdır. Pek sorgulamazlar! “Ben bilmem, merkez bilir” derler. Merkez ne derse o olur. Oysa merkez hep bu dünya ile uğraşmaktadır. Teknolojiyi pek haz etmezler lakin duruma göre evlerinde plazma TV’ye rastlananları da olmuştur. Genelde kaba, softa ve mutaassıp zihniyette oldukları gözlenmektedir.
Uzundur bunların tahlilleri lakin kesmek gerek artık. Aslında rengârenk bir toplumuz. Bu arada diğer renklerden bahsetmediğimizi de cahilliğimize yormayınız. Sarı-Lacivert, Sarı–Kırmızı ve Siyah-Beyaz Türk türlerini de harfiyen bilmekteyiz.
Hadi eyvallah…
Bir gün gelir de kalkar perdeler. Perde örter sanılır, aslında perde açmak için vardır.
Örtü şart mıdır? Olmalı mıdır? Her şey örtülmeli midir? Örtü sanayi ne durumda?
Örtü çeşitleri, örtünün ülke ekonomisinde ki yeri, hatta AB yolunda örtü
“ Hayret’tin ” ( İlk Yayın Tarihi 17.11.2008 )
Bir gün gelir de kalkar perdeler. Perde örter sanılır, aslında perde açmak için vardır.
Örtü şart mıdır? Olmalı mıdır? Her şey örtülmeli midir? Örtü sanayi ne durumda?
Örtü çeşitleri, örtünün ülke ekonomisinde ki yeri, hatta AB yolunda örtü faaliyetleri ne âlemde? Gibi birçok soruya cevap verecek değilim.
Örtü merak uyandırır, birçok örtünün diğer tarafında hayretler uyandıran gizemler saklıdır; görebilene!
Bilim “hayret” duygusu sayesinde var olmuş desek yanlış olmaz. Birçok insan öküzün trene baktığı gibi bakmaktan sıkılmış ve kendini hayrete düşüren şeylerin peşine düşmüş; dolayısıyla öküzün altında buzağı aranmıştır ki bugüne gelmişiz.
Hayret etmek duygusundan beslenmeyen bir canlı türü yoktur evrende. Nerde, ne kadar lezzetli ot var, merak etmeden nasıl bulabilir ki bir sığır? Aslan doğuştan mı ceylan etinin lezzetini biliyor sanıyorsunuz? Merak etmiş olacak ki, o kadar eziyete katlanıp koşuyor, pusuya yatıyor. Hayvanlar âlemi uzun mevzu, biz konuşan hayvanlarla ilgileneceğiz bugün.
İnsan önce kendini tanımalı desek çok sıradan olacak. İnsan bir muamma hatta “hayret” bir canlı desek, daha iyi olacak. Hayret duygusu insanı o kadar etkilemiştir ki: birçok kardeşimizin adı “Hayret-tin”dir. İsim dahi olmuş!
“Hayret” hissinin, hayretler uyandıran dünyasına girelim yavaş yavaş.
Efendim, bugünkü hutbemizin mevzuu, pardon! Bugünkü konumuz “hayret” üzerine.
Hayret üzerine ne denir ki demeyin, biz çok şey deriz. Her şey “zıttıyla kaim” olmuş evrende. Peki, işleyeceğimiz hayret malzemesinin zıttı nedir? Önce bunu bir tespit edelim.
Hayretin karşılığı doğal olarak hayret etmemedir. Yani şaşırmama, her şeyi olduğu gibi kabul etme, bön-bön bakma, aman selo memleketi sen mi kurtaracaksın babından aval- aval, boş-boş “sanıtma”(Yozgatlı olanlar bilir,”sanıtma!”).
Adam biri çörle-çöple oynarken sürtünme esnasında ateşi bulmuş, "vav bu ne la" deyip şaşırmış. Kaza eseri elinde ki eti ateşe düşürmüş olacak ki, eti ateşten alana kadar pişen et daha bi lezzetli olmuş. Oradan biri bağırmış “uşaklar böyle daha manyak oluyor.” Hayret edilmiş ve avdan elde edilen etin tamamı, ateşe atılmış. Pişen etleri, almak zor olmuş ateşten. Demir nasıl icat olundu sanıyorsunuz? Anlatırdım da, uzun iş takılmayalım şimdi ona.
Demirin icadını geçerek, demirin silah olmasını da hızlıca söyleyip devam edelim. Ateşte pişirilen etten fazla pay almaya yeltenen uyanığın kafası demirle yarılmış “ula bu her işe yarıyor” diye bağırdıkları vakit, etten ellerinin yanmamasını sağlayan demirin, ilk silah serüveni böylece başlamış olmuş.
Hadi canım sende diyen akademisyeninden evrimcisine kadar hepsi, aksini ispat etsinler de görelim bakalım.
Yok, “Cilalı Taş Devriymiş”, “Yontma Taş Devriymiş” biri çıkıp bu böyle olmuş/olabilir demiş. "olmuş olabilir” yani. Bizim ki neden olmasın? Yaşamış mı o günlerde, filmini mi çekmiş, yazının olmadığı o günlerde nereden anlamışlar, nasıl yaşayıp ne ettiklerini? Bulunan birkaç zerzevat, çanak-çömlek hepsi bu! Efendim bilim şunu diyor- bunu diyor. Kardeşim yüz yıl evvel ki olaylar dahi aydınlatılamıyor, her kafadan bir ses çıkıyor.
Darvin denen adamın kim olduğunu ve tezlerini de derdim şimdi de o uzun mevzu. Zaten tezi bir milyon kez çürütüldü. Neyse devam…
(Not: bilimsel tarihleme testlerinden haberimiz var, materyallerin yaşları tespit edilebiliyor. Dünyanın yaşı, evrenin yaşı gibi hesaplamalardan da haberimiz var. İnşan türleri haritasını da az-çok biliyoruz. İtirazımız bulunanların yaşlarına değil, yazılan uydurma hikayelere)
Hangi bilim milyonlarca yıl önce ki olayları tespit edebiliyor? Tarihi hep egemenler yazmış. Ezberler yıkılıyor ve gerçek diye dayatılan her şey artık eskisi gibi , olduğu şekliyle kabul görmeyip didik-didik ediliyor. Yukarı da zikrettiklerim de benim tezim, hem de mantıklı merak ettim buldum ve ‘hayret’e düştüm buyur abi.
Kâinatın sırrını çözmeye çalışıyorlar şu meşhur “CERN” deneyiyle. Niye? Çünkü Kâinat hayret uyandırıyor, şu çok büyük sandığımız beyinlerimizde. Büyük sandığımız diyorum, çünkü aklımın çok azını kullandığımı öğretti bilim bana. Bilimsel verilere göre hayret edilecek düzeyle bir beyne sahip olmamıza rağmen yeterince kullanamıyor olmak üzüyor beni.
Neyse devam edelim…
Çıkan sonuç ne kadar hayret uyandıracak bu deneyde, bende ona hayret etmeyi bekliyorum. Hayret edilecek bir gücün, hayret uyandıran birçok âlemler yaratması, âlemleri âlemlerle süslemesi ve ölümü sonuna koyarak hiçbir aklın tasavvur dahi edemeyeceği o güce geri dönmesiyle biten hayret bir son.
Hayret makamından dem vur kalmasın laf-söz dünyevi hiçbir şey.
Serbest bırak senden içerü seni, aslı odur ki sevmektir bütün her şey.
” Hay” ile hayat var olmuş, ”ret” ile mana kazanmış.
” Hayret” yine sona geldik ve diyeceğimizi yine diyemedik.
Hayret bişey ya! Haydi Eyvallah…
“Ak Koyun Meler Gelir” Yozgat yöresine ait en bilinen türkülerden biridir ve hem sözleri hem de taşıdığı duygu bakımından Anadolu’nun derin yaşam izlerini yansıtır.
Türkünün Hikâyesi
Bu türkü, Yozgat ve çevresinde yaşanan gurbet, ayrılık ve hasret temaları üzerine
Ak Koyun Meler Gelir
“Ak Koyun Meler Gelir” Yozgat yöresine ait en bilinen türkülerden biridir ve hem sözleri hem de taşıdığı duygu bakımından Anadolu’nun derin yaşam izlerini yansıtır.
Türkünün Hikâyesi
Bu türkü, Yozgat ve çevresinde yaşanan gurbet, ayrılık ve hasret temaları üzerine kuruludur. Hikâyesi kesin olarak tek bir olaya bağlanmasa da, halk arasında anlatılan yaygın yorum şu şekildedir:
Eskiden Yozgat ve çevresinde hayvancılıkla uğraşan insanlar için koyun sürüleri, günlük yaşamın en önemli parçasıydı. Türküde geçen “ak koyun meler gelir” ifadesi, akşam vakti ağıla dönen koyunları anlatır. Bu sahne, aslında bir bekleyişin sembolüdür.
Rivayete göre:
Sevdiği kişi gurbete giden (askerlik, iş ya da başka sebeplerle) bir genç ya da genç kız, her akşam koyunların dönüşünü izler.
Çünkü sürüler dönerken herkes evine kavuşur, ama onun sevdiği kişi dönmez.
Koyunların melemesi, doğanın sıradan bir sesi olmaktan çıkar ve hasretin, yalnızlığın sesi haline gelir.
Türküdeki Anlam Katmanları
Ak koyun → Masumiyet, saflık, köy hayatı
Melemek → İçli bir çağrı, özlem
Akşam dönüşü → Kavuşma umudu ama aynı zamanda eksiklik
Bu yüzden türkü sadece bir pastoral sahne değil, aynı zamanda:
“Herkes kavuşurken benim kavuşamayışım” duygusunu anlatır.
Kültürel Önemi
“Ak Koyun Meler Gelir”, Anadolu türkülerinde sık görülen:
Gurbet acısı
Sevda
Bekleyiş temalarının güçlü bir örneğidir.
Farklı sanatçılar tarafından söylenmiş ve zamanla Türkiye genelinde tanınmıştır, ancak kökeni Yozgat yöresine dayanır ve yerel ağız özelliklerini de taşır.
________________________________________
"Eğdim Kavak Dalını", Yozgat'ın (özellikle Akdağmadeni yöresinin) en zarif ve sevilen türkülerinden biridir.
Anadolu'nun klasikleşmiş ama her daim yürek burkan "kavuşamayan sevdalılar" temasını taşır.
Türkünün Hikâyesi
Genel kabul gören anlatıya göre bu türkü, sevdiği
Eğdim Kavak Dalını
"Eğdim Kavak Dalını", Yozgat'ın (özellikle Akdağmadeni yöresinin) en zarif ve sevilen türkülerinden biridir.
Anadolu'nun klasikleşmiş ama her daim yürek burkan "kavuşamayan sevdalılar" temasını taşır.
Türkünün Hikâyesi
Genel kabul gören anlatıya göre bu türkü, sevdiği kızı ailesinden isteyen ancak fakirliği veya toplumsal statüsü nedeniyle reddedilen bir gencin sitemini ve özlemini anlatır.
* Kavak Dalı Sembolü: Türküde geçen "kavak dalını eğmek", imkânsızı başarmaya çalışmak ya da birine boyun eğdirmek anlamında kullanılır. Genç, sevdiği kızın gönlünü kazanmış olsa da, ailesinin inadını kıramamanın verdiği üzüntüyü bu metaforla dile getirir.
* Nazlı Yâre Ayrılan Konaklar: Sözlerdeki "Nazlı yâre ayırdım gönül konaklarını" ifadesi, gerçek hayatta bir konağı veya maddi gücü olmayan gencin, sevgilisini ancak gönlünde en yüksek mertebede ağırlayabildiğini vurgular.
* Gurbet ve Ayrılık: Birçok Yozgat türküsünde olduğu gibi, bu eserde de sevgilinin bir başkasına verilmesi ihtimali veya araya giren mesafelerin yarattığı "yanma" hissi ( "Bir kötüye düşersen ahretecek yanarım" ) ön plandadır.
Künyesi ve Teknik Bilgiler
Türkü, Türk Halk Müziği'nin dev ismi, Yozgatlı sanatçı Nida Tüfekçi tarafından derlenmiş ve TRT repertuvarına kazandırılmıştır.
* Yöresi: Yozgat / Akdağmadeni
* Kaynak Kişi: Nida Tüfekçi
* Derleyen/Notaya Alan: Muzaffer Sarısözen
* Makam/Form: Türkü, ritmik yapısıyla Yozgat'ın ağırlama veya halay havalarından ziyade, daha lirik ve duygu yüklü bir uzun hava-kırık hava karışımı tınısına sahiptir.
Haydi yavrum çınarım
Dallarına konarım
Bir kötüye düşersen
Ahretecek yanarım
Yozgat kültüründe kavak ağacı hem dik duruşu hem de sulak alanlarda büyümesiyle bolluğu temsil eder; ancak bu türküde o "dik" duruş, ayrılığın acısıyla eğilen bir boyuna dönüşmüştür. Bu türkünün ezgisini dinlerken Yozgat’ın o meşhur Sürmeli tavrını ve Nida Tüfekçi’nin bağlamasındaki o hüzünlü tınıyı hissetmemek imkânsızdır
Garibanlık acıdır, kimsesizlik de öyle; hele parasızlık…
Kısacası insanoğlunun hoşuna gitmeyen, işine gelmeyen her şey fena ve acıdır.
Hayaller, hayaller…
İşte onlardır acının şiddetini azaltan. Hayalleri
Acı Var Acı ( İlk Yayın Tarihi 30.07.2007 )
Garibanlık acıdır, kimsesizlik de öyle; hele parasızlık…
Kısacası insanoğlunun hoşuna gitmeyen, işine gelmeyen her şey fena ve acıdır.
Hayaller, hayaller…
İşte onlardır acının şiddetini azaltan. Hayalleri olmayan bir insan düşünebilir misiniz? Tabii ki hayır. Ne demiş atalarımız: “Hayalsiz insan, tüfeksiz bir askere benzer.” Mümkün müdür tüfeksiz bir asker? Olsa bile asker midir? Asker olsa neye yarar?
Acı dedik acı…
Meseleye başka açılardan bakmak da mümkün.
Biber de acıdır. Yediği yemeğin tadını acıda bulan, “Biber yok mu kardeş şöyle acılıca?” diyen, “acısız yemem abi,” türü birçok insan vardır çevremizde; hatta ailemizde. Mesela benim anam. Turşular yapar kendi damak tadına göre, en acılısından. O halde, acının tercih edildiği anlar da var.
Peki, hayatın acısından hoşnut olup, onsuz yapamayanlar da var mıdır acaba?
-“Saçmalama kardeşim, sapıttın iyice”
Olsa olsa bütün acılığına rağmen, “elin üç koyun beş keçisine” aldırmadan, elde olanla yetinip hayatı olduğu gibi kabul; küçük şeylerle mutlu olmayı bilme sanatı vardır.
— Ha şöyle, adam gibi bir cümle kurdun sonunda!
Çok görmeyin ağalar; kafa bozuk, can sıkkın. Gerçi “Sıkkın can iyi olur, çabuk çıkmaz,” derler ya, yine de moral sıfır bugün.
Kafa bozuk deyince aklıma geldi. Ah mümkün olsa da tamirciye gidip “Abi be, şuna bi' bakıver, borcumuz neyse verelim,” diyebilsek. Ne olurdu?
Ama olmazdı yahu. Bu sefer de herkes tamirci olmaya kalkar, bütün anne-babalar dershane yerine çocuklarını sanayiye gönderir, köşe olmaya kalkışanlar çoğalır, adım başı tamirci olurdu. “Hatta dükkân da olmaz, muayenehaneme gel,” olayları başlardı.
Olmadı, bu da olmadı.
Pekâlâ, demokrasilerde çareler tükenmediğine göre bizde de meselalar tükenmez. Hem neyimiz eksik demokrasiden?
Bir mesela daha!
Arabalardaki yakıt misali, moral ve mutluluğun da bir yakıt olduğunu düşünelim. Yanaşıyoruz benzinliğe:
“Abi çek şuradan bir 98 oktanlı da kendimize gelelim.” Bak, bu güzel olurdu işte. Fakat bu sefer de millet yemez içmez moral satın alır, stokçuluk artar; hortumcular vs. mafyaya merhaba…
— Olmaz abi olmaz, akıllı ol.
O zaman mutsuz insan olmaz ki. Bu doğaya, insan fıtratına ters. Yoksul olmazsa zenginliğin, soğuk olmazsa sıcağın, kötü olmazsa iyinin, çirkin olmazsa güzelin ne anlamı olabilirdi? Her şey zıttı ile bilinmez mi? Düşünmeye devam…
At atabildiğin, pardon; düşün düşünebildiğin kadar.
Filozofların yüzkarası ben; bir dost meclisinden hayli geç bir vakitte ayrılmış ve her zamanki gibi düşünceye dalmış bir vaziyette, yağan yağmurun çıkarmış olduğu nameleri dinleyerek yürüyorum.
Sokak lambalarının loş ışıkları altında beliren bir karaltının; “Selamünaleyküm yüce insan,” sesiyle irkildim. Yalan yanlış bir “Aleykümselâm” mukabelesinden sonra karşımdaki karaltıyı tanımaya çalıştım.
Tanıyordum bu şahsı. Genelde herkese “yüce insan”, “dost” ve “üstat” diye seslenirdi.
Babasını küçükken kaybetmiş, yaşlıca bir anası vardı ve her şeyi olan anası ile yaşıyordu. Babadan kalma, üç kuruş emekli maaşı ile geçiniyorlardı. Güzel saz çalardı, Orhan Baba özentisiyle. Kim bilir O’nun arabesk müziği ile özdeşleştiriyordu hayatını. Kendini dahi ona benzetmeye çalışır; yetmişli yılların modası uzun favorileri ve uzun yakalı gömleğiyle alay konusu olurdu hep.
Son zamanlarda simitçilik yaparken görür olmuştum, her şeye rağmen temizdi. Belli ki bir kadın eli değiyordu. Bu kadın elinin karısı olmasını çok isterdi lakin felek, otuz yaşını geçtiği halde bir eş vermemişti. Anası idi şüphesiz onun temizliği ile ilgilenen. “Olsun,” diyordu, yine de isyan etmiyordu; neticede perişan olmuyordu.
Çoluk çocuğa şefkatle bakar, kim bilir nasıl bir aile hayal ederdi iç dünyasında.
“Aleykümselâm” mukabelesinden sonra, “Boş kafa mezarda lazım,” zihniyeti ile hareket eden akşamcı arkadaşım, her zamanki gibi yine sarhoştu.
Doktora gitmeyi sevmez, “İç hastalıklarına rakı, dış hastalıklarına yakı iyi gelir,” derdi. Kendi hâlinde bir insan işte. Yüksekokul okuduğunu söylerlerdi. Nerede okuduğunu ne ben sorma ihtiyacı duydum; ne de o söyledi. Gecenin bir yarısında karşıma çıkan, “Selamünaleyküm yüce insan,” diyerek beni yolumdan alıkoyan arkadaşım, ne istiyordu acaba? Benden bir iki dakikamı ayırmamı isteyip, bir sorusunun olduğunu söyledi.
Arkadaşım, söylediğim gibi zeki, filozof, entelektüel bir insandı. Kibarlık abidesi arkadaşımı kıramazdım.
— “Tabii, seni dinliyorum,” dedim.
— “Ben bugün bir şey yaptım. Senin dini bilgine güvenirim, yapmış olduğum eylemi yorumla,” dedi.
Tekrar…
— “Seni dinliyorum,” dedim.
— “Bir garibanı sevindirmek için diğer bir garibanı dolandırdım. Sence iyi mi yapmışım, kötü mü?” demez mi?
Haydaaa! “Al Allah’ım kulunu, zapt eyle delini.” Kendisi için bir şey istemeyen, iki gariban arasında dalavere çeviren bu adama hadi cevap ver.
Soru hassas ve derin. Adam size güveniyor, basit bir cevap istemiyor; bu belli…
— “Konunun hassasiyeti malum, mevzu çok derin; mümkünse yarın,” dedim.
Gözlerini kısarak uzunca bir vakit baktı bana. Sonra memnun olmuş bir edayla vedalaştık. İstemiş olduğu bir cevap değildi zaten, felsefe yapıyordu. Tabii ki ben de arkadaşımın felsefe hayatını başlamadan bitiremezdim. Tam istediği cevabı vermiştim farkında olmadan. Türüne az rastlanır, düşünen bir insanı kaybedemezdim.
İlerleyen günlerde bu tür hasbihâllerimiz oldu. Hatta bir keresinde “Ne tarafa dönersen dön, kıçın hep arkadadır,” demişti. İlk reaksiyonum “terbiye zafiyetine uğradı,” şeklinde oldu. Bu sözü tam bir hafta düşünmüştüm. Anlam çok derin, çıkan sonuç şu idi: “Sonucu önceden belli bir şey için cennetlik gövdeyi yıpratıp, yorma!”
İşsizdi, üzgün, kimsesizdi, garip. Anasını da kaybettiğini duydum sonraları.
Hani derler ya: Ne dikili bir ağacı, ne de bir avuç toprağı vardı artık. Hayattaki tek dayanağı koca ana, hayatın omuzlarına yüklediği yüke fazla dayanamamış, sessizce dar-ı bekaya göçmüştü. Öksüz sıfatının yanına bir de yetim yazılmıştı.
Bir kadın elinin değmediği artık her hâlinden belli oluyordu. Koca ana, babasızlığın acısını hissetmesin diye, nasıl da nazlı yetiştirmişti sevgili oğlunu. İki yumurtayı bile kırıp pişiremezdi. Zayıflamış, çok kirli ve bakımsız dolaşır olmuştu artık. Koca ana biricik oğlunun bu hâlini görse, kim bilir ne kadar da üzülürdü.
İçmeleri de sıklaşmış, gündüzleri bile sarhoş dolaşır olmuştu. Ara ara hasbihâllerimiz de bitmişti. Dengesiz bir sürü serseri arkadaş edinmişti. Akşama kadar simit satarak kazandığı üç-beş kuruşa tuzak kuran serseriler, akşam içkiyle yiyorlardı parasını.
Şikâyet etmiyordu! Onlar olmasa da zaten içkiye vermeyecek miydi parasını? Bu saatten sonra, “Yeşerip de bostan mı olacağım?” diyordu hayatına kahrederek.
Gözü mor gezdiğini görür olmuştum son zamanlarda. Muhtemelen, alçaklar kafayı çekip dövüyorlardı garibi. Uzunca boylu, eli kolu sıkı bir adamdı lakin kavga adamı değildi. Onun dilinden ne anlarlardı ki bu keresteler? Esprileri dahi filozofçaydı. Belli ki “Saçma sapan konuşuyorsun,” diye dövüyorlardı.
Ve bir gün…
Genç yaşında kimsesiz ve çaresiz bir şekilde ölü buldular; şarap diye ecel şerbetini içtiğini bilmeden. Soğuk kış gününde, beton üzerinde sızıp soğuktan donmuş diye kayıt düştüler. Anasını özlemişti, onun sıcak kollarını. Anası ve babası kollarını açmış onu bekliyorlardı.
Biraz kırgın kucakladı onları; “Beni bir başıma bırakıp nerelere gittiniz?” dercesine. Acılarla geçen ömrü nihayet huzura ermişti.
Yüzü gülüyormuş öldüğünde, bembeyaz! Umut varmış gözlerinde, sevinç! Kapanmamış gözleri birini beklercesine.
Artık onun da bir ağaç gölgesinde dikili bir taşı, oldukça da toprağı vardı. Kim bilir, belki de onun içindi gözlerindeki sevinç. Mütevazı bir şekilde defnedildi. Zengin bir insanın cenazesinde olduğu gibi sıra sıra arabalar yoktu cenazesinde. Hoca dahi bulunamazdı belki, belediye görevlisi olmasa.
Ölünce de kurtulamamıştı gariplikten. Bıraktılar koca gövdeyi toprak ananın kara bağrına. Hor gördüler harabat ehlinden diye. Önemsemediler definelere malik nice viranelerden habersizce. Allah rahmet etsin kardeşim.
Umutlarını çalıp seni umutsuz bırakanlara, mazlumları ezen tüm zalimlere lanet olsun…
En sevdiğin şiirimle veda ediyorum sana:
Bir yudum sevgi istedim hayat boyunca,
İstemem artık gelmesin mutluluk.
Ömür bitip hayat tamam olunca,
Ağlamak niye, neden bu hıçkırık?
Eyvallah...
Not: Yazıda geçen garibin hikâyesi tamamen gerçektir.
Yozgat’ta icra edilen ve Valilik tarafından bastırılan kültür yayınlarında yer alan bu türkü, bölgenin "Sürmeli" tavrıyla söylenen, Yozgat’ın tozlu yollarını ve içli sevdasını anlatan özgün bir eserdir.
* Hikayesi: Bu türkü, Yozgat’ın eski köylerinden birinde geçen,
Bülbülün Kanadı Sarı
Yozgat’ta icra edilen ve Valilik tarafından bastırılan kültür yayınlarında yer alan bu türkü, bölgenin "Sürmeli" tavrıyla söylenen, Yozgat’ın tozlu yollarını ve içli sevdasını anlatan özgün bir eserdir.
* Hikayesi: Bu türkü, Yozgat’ın eski köylerinden birinde geçen, imkânsız bir aşkın ardından yakılan bir ağıt olarak bilinir. Genç bir aşığın, sevdiği kıza kavuşamadığı için gurbete gitmesi ve orada bülbülle dertleşmesi üzerine kuruludur.
Medeniyetin Edebi Ahilikten Gelir ( İlk Yayınlandığı Tarih 25.06.2006 )
— Abi biz neden millet olarak birlik olamıyoruz? Sahi, biz mi kurmuşuz o kadar devleti?
— Gerçi kurduk da ne yaptık ki? Zevki sefa ve nihai son. Atalar da uçkuruna düşkünmüş hani...
— Ne uçkuru?
— Baltacı, Katerina...
—
Medeniyetin Edebi Ahilikten Gelir ( İlk Yayınlandığı Tarih 25.06.2006 )
— Abi biz neden millet olarak birlik olamıyoruz? Sahi, biz mi kurmuşuz o kadar devleti?
— Gerçi kurduk da ne yaptık ki? Zevki sefa ve nihai son. Atalar da uçkuruna düşkünmüş hani...
— Ne uçkuru?
— Baltacı, Katerina...
— Yahu ne hikmetse, tarihin (T)’sini bilmeyen adamlar bile bilir bu Baltacı olayını. Onu da doğru düzgün bilmezler ya, atıp tutarlar anasını satayım.
— Bizden adam olmaz, Türk mü, aman aman.
Adam maça başlamadan yenilmiş. Dinlese ciğerine kadar anlatacağız ya, nerede! Orta Asya’dan başlarsın anlatmaya, sıkılır. Osmanlıdan dem vurursun, esnemeler başlar. Ama muhakkak elden duyma bir yorumu vardır.
Batı daima hayranlık uyandırmıştır entelimizden Ahmet Ağa'ya kadar. Tamamen bir “sinmişlik” aşağılık kompleksi ve ufuksuzluk.
Her organizasyonu apayrı bir muamma olan ecdadın, Allah bilir, kemikleri de sızlamaktadır.
Birlik, beraberlik, organizasyon ve hedef... (!) İşte bu altın düsturlardır bizi var eden. O kadar devlet nasıl kuruldu zannediyorsunuz? Uzun lafa hacet yok. Tarihten bir kesitle devam edelim:” Birlik” …
Bu bağlamda en güzel örneklerden sadece bir tanesi:” Teşkilat-ı Ahi”
Salt tarihi bir kronoloji ile söze başlamak yanlış. Aşağılık kompleksine kapılanlara ithaf edilmeli sanırım bu sözler. Ecdat ne yaptıysa güzel yapmış. Toprağın kullanımından insan haklarına, adaletten, ticari hayata kadar mükemmel teşkilatlar kurmuş. Aşağıda dilimin döndüğünce kesitler vereceğim vakaların detaylarının araştırılması dileğiyle başlasak artık söze.
Efendim, kökleri ezoterik Batıni ekollerle çepeçevre bir teşkilat “Ahilik”
Ezoterik Batıni ekollerin en önemli referanslarından eski Mısır'a kadar gitmek gerek aslında. Tasavvuf her safhasında buram-buram kimine göre. ” Kâmil İnsan” modeli kestirmeden “Ahilik”
Mısırlı eski sanatkâr loncalarının ihyası ile “İzciler” anlamına gelen “Fütüvvet” adı altında muazzam bir askeri güçten mi başlasak acaba?
Türkler arasında yaygınlaşan Fütüvvet’in yan kuruluşu Ahilik; “Salik Kardeş” anlamına gelir ve Fütüvvet’in yedinci derecesidir. Fütüvvet’in içinde şeyh yardımcılığıdır ahilerin görevi. Amaç olgun ve mükemmel insan olmak. Düsturlar ağır, herkese açık değil öyle bu kapı. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde, Anadolu Türklerine sanat, ticaret ve ekonomide 630 yıl yön verip, ışık tutmuş; ta ki 3. Ahmed dönemine dek. 3. Ahmed, 1727 yıllarında “Gedik” denen bir düzeni uygulamaya koyar.
Genişleyen toprakların bir sonucu olarak Müslümanlar ile gayrimüslimler arasındaki ayrım fazla sürmez. Eski düzenden fazla bir şey kaybetmeden, din ayrımı yapılmayan yeni organizasyonun adıdır: “Gedik”.
Gedik; Türkçe bir söz olup “tekel ve imtiyaz” anlamı taşır. Serüven 1860 yılına kadar sürer. Islahat Fermanı ile her türlü uyruğa sahip vatandaşın özgürce ticaret ve mesleğini icra etme hakkı, “Gedik Beratlarını” iptal ettirir.
Tanzimat Fermanından ile işler karışır.Tanzimatın sonucu olarak esnaf çöker ve işleyen tezgâh kalmaz. 1912 yılında tamamen ilga edilir. İttihatçılar el atar Ahi Teşkilatı'na; lakin siyaset ekonominin ve düsturların önüne geçer, nihayetinde hiçbir sonuç alınamaz.
Anadolu’da Ahilik, Horasan erenlerinden "Ahi Evran Veli"nin elinde hayat bulur. Lakabıdır aslında bu, adı değil. Tam künyesi “Nasıruddin Mahmud b. Ahmed”dir (1171-1262) aslında. Moğol talanları sonucu Anadolu’ya gelir ve Konya’ya yerleşir. Mevlana’nın can dostu “Şems-i Tebrizi"ye biat eder, tasavvuf öğrenir ve derviş olur.
Şems’in öldürülmesinden sonra Mevlana’ya en yakın isim olan “Sadreddin”, aynı zamanda Ahi Evran’ın de sağ koludur. Sonuç olarak Sadreddin'in de yardımıyla Mevlevilikle birlikte Ahilik de Anadolu’ya damgasını vurur.
Uzundur Ahilerin hikâyesi aslında. Bizimkisi, bir koşu gidip gelmek sadece. Eline, diline, beline hâkim olmak! Bırakın suç işlemeyi; kin beslediği, sözünde durmadığı, merhametsiz olduğu ve hatta cimri olduğu tespit edilenin anında ilişiğinin kesildiği bir teşkilat.
Ve cihan imparatorluğuna kutlu yürüyüş...
Sonuç olarak, şu cümleyi de devirmeden kurup kaçmak: “Elden gelen öğün olmaz, o da zamanında bulunmaz.”
Kendi değerlerini gözden geçirsen uzağa gitmene gerek kalmayacak. Bir şey yapmana da gerek yok aslında… YAPANI BUL YETER.
Türkünün hikayesine dair birçok rivayet vardır. Komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç askerde vereme yakalanır, hava değişimi alarak Yozgat'a (Akdağmadeni) gelir. Sözlüsünün ailesi, hasta gence kızlarını göstermek istemez. Genç, tedavi için İstanbul'da hastaneye
Hastane Önünde İncir Ağacı
Türkünün hikayesine dair birçok rivayet vardır. Komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç askerde vereme yakalanır, hava değişimi alarak Yozgat'a (Akdağmadeni) gelir. Sözlüsünün ailesi, hasta gence kızlarını göstermek istemez. Genç, tedavi için İstanbul'da hastaneye yatar, pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla aşağıdaki türküyü söyler. Yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak hastanede ölür. Ailesi cenazesini Yozgat'a getiremez, İstanbul'da kalır.
Hastane önünde incir ağacı,
Doktor bulamadı bana ilacı,
Baş tabib geliyo zehirden acı,
Garip kaldım yüreğime dert oldu,
Ellerin vatanı bana yurt oldu,
Mezarımı kazın bayıra düze,
Yönümü çevirin sıladan yüze,
Benden selam söyleyin sevdiğim gıza,
Başına koysun karalar bağlasın,
Gurbet elde kaldım diye ağlasın..."
- Ah bir bilsem ben de…
- Hayırdır dostum bilemediğin nedir?
- Şu sıralar bayağı hissiyatlı olduk nedense.
- Ulen ölecek miyiz? Neyiz be. Kapı gıcırdasa duygulanıyorum abi ya.
- Yoksa, sakın…….(!)
- Yok be abi, daha neler…
- Anladım.
-
Ah Bir Bilsem ( İlk Yayın Tarihi 11.12.2006 )
- Ah bir bilsem ben de…
- Hayırdır dostum bilemediğin nedir?
- Şu sıralar bayağı hissiyatlı olduk nedense.
- Ulen ölecek miyiz? Neyiz be. Kapı gıcırdasa duygulanıyorum abi ya.
- Yoksa, sakın…….(!)
- Yok be abi, daha neler…
- Anladım.
- Olur ya oğlum, yaş geldi gelecek kırka. Hani teneşir zamanındır belki.
- Dalga geçme de;gerçekten neler oluyor?
Bu durum hayra alamet değil gibi geliyor bana. Ne yapsak, nasıl aşsak bu sendromu?
- Hissiyatlı olmak güzel bir haslet.
- Duygulu, ince ruhlu olmak güzeldir. Daha ne istiyorsun! Hani çam ağacından kereste olma yani.
Aslına bakarsanız, çam ağacının kerestesi değerli ve gördüğü maddi kıymet bakımından nadirdir. Evin döşemesini çam yaptıracağım de bakalım, ne kadar para istiyorlar?
Her şey, bir başka görünür oldu gözüme. Hani namaz filan kılsak, işi ermişliğe kadar götüreceğiz de, nerdeeeee! Eşyanın tabiatı ile uğraşır olduk nedense. Belki görünmeyeni görme istidadı.
Kafa kırık bir halde dolaşıyorum. Yanımdaki dostum, gel birer kahve içelim babından bir kahvehaneye soktu bizi.
Yer mi neresi, Ankara tabii ki. Arkadaşın ne yapacağını ne düşündüğünü nereden bilebilirdim ki? Kahveler söylendi;
Beş dakika, on dakika, yarım saat oldu gelmez kahveler. Acaba Yemen’e mi söyledik? diye “Simitçi Mahir” gibi 'sokranıyorum.'
Meğerse burası, kahve içilen, aynı zamanda fal baktırılıp, saçmalanan, pardon moral bulunan bir yermiş. Yer hücre evi gibi maazallah. Ne kadar uçta siyasi varsa, her taraf onların resimleri ile bezeli. Yanımdaki arkadaşım, akrabam, okul arkadaşım, canım- ciğerim bir kadın.
Hani ona yakışıyor böyle yerlere gelmek. Zira fal deyince bayanlar gelir hep akla. Delikanlıyı bozar şekliyle, buna sıcak bakmıyorum ben.Kişi başı “10 YTL” alıyorlar. Ben diretiyorum, “kızım ne işimiz var burada” diye. Bırak bu saçma sapan şeyleri diyorum.
Lakin, acaba para mı gözünü korkuttu demesin, delikanlılığımıza zeval gelmesin bakımından, tamam anasını satayım diyor “anti-laik” damgasını yemeyi bile bile kabul ediyorum.
Ve bizim film başlıyor…
Randevulu mandevulu falcı bunlar. Dediklerimiz çıkmazsa, paranızı geri veriyoruz babından reklamları dahi oluyormuş.
Beklerken, bizim deli kızdan falcı kızların bütün hayat hikayelerini dinliyorum.
Sıramız yaklaşıyor diye, tecrit edilmiş başka bir bölüme geçiyoruz ki, ne göreyim? Hiç erkek yok!
Ulen bu nasıl iş diye iç dünyamda savaşırken, sanki herkes bana bakıyormuş gibi geliyor. Alışkın değiliz abi biz; Anadolu’nun kara bağrından kopmuş, düsturları olan bir jenerasyonuz. Hani “Etiler’de metilerde” yumuşak yumuşak büyüsek, neyse diyeceğiz ama.
Sıramızın geldiği anonsu ile “hadi dedi” bizim kız. Ne hadisi dedim. Yahu önce sen dedi.
- Yok ben utanırım sende gel…
Ne diyeceğim ben elin kızına diye kavgaya tutuşmuşken, mecbur kabul ediyoruz. Zira sıra çok…
Masaya ağır abi düzeni oturuyorum.
Selam, kelam adımı soruyor.
- Hayırdır sicil mi tutuyorsunuz diyorum, gülüyor…
- Hayır bilmem lazım demesiyle, sen bul gaipten haberi sen vereceksin diyorum.
Haaaa hiiii gülmeler ve başlıyoruz. Elinde defteri kalemi ‘bilem’ var. Yazıyor, çok bilmiş bir edayla.
Sen görürsün şimdi diye “içimden yüzüne” karşı neler diyorum neler.
-Sen küçükken bir hastalık geçirmişsin diyor.
- Ulen bildi diyorum. Sanki küçükken hastalık geçirmemiş çocuk var da.
- Küçükken bir yerden düşmüşsün diyor.
“Allah Allah bunu da bildin” diye gaz veriyorum. Sanki küçükken bir yerden düşmeyen var da.
Nazif amcaların bahçeyi az mı talan ettik küçükken. Duvardan düşe düşe… "Yavuz itin yarası eksik olmaz” babından, yara beremiz eksik olmazdı.
Enteresan şeyler de söylemedi değil hani. Kızcağızın meslek hayatı ve kariyerine biraz katkımız olsun. Özlem var içinde dedi. Kabarmış yüreğin…
Harflerden bahsetti. İlginç olanı “Z” harfinden dem vurmasıydı tabii. Her neyse söylediklerini tek tek kayıt düştü. Söyledik ya kâğıdı kalemi de var diye.
Temenniler tavsiyelerden sonra doktor, pardon falcımız reçetemizi elimize tutuşturdu.
Yolunmanın verdiği rahatlıkla, ayrıldım huzurlarından. Sık sık gitmeyi de düşünmüyor değilim hani! Yolunmak iyi geldi bana bilmiyorum, rahatladım sanki.
Bu kadar millet neden tüysüz diye hep merak ederdim. Şimdi anlamış bulunuyorum…
Bu kadar çok yolucunun olduğu memlekette, herkes ” köse” olsa yeridir.
Yozgat’ın o yanık ve içli türkülerinden biri olan "Boğazında Hakik Var", hem hüzünlü bir sevdayı hem de dönemin toplumsal dokusunu yansıtan bir eserdir.
"Boğazında Hakik Var" türküsü, Yozgatlı Sait Dağkıran'a (bazı kaynaklarda Dağlıran olarak da geçebilir ancak TRT
Boğazında Hakik Var
Yozgat’ın o yanık ve içli türkülerinden biri olan "Boğazında Hakik Var", hem hüzünlü bir sevdayı hem de dönemin toplumsal dokusunu yansıtan bir eserdir.
"Boğazında Hakik Var" türküsü, Yozgatlı Sait Dağkıran'a (bazı kaynaklarda Dağlıran olarak da geçebilir ancak TRT repertuvarında Dağkıran olarak kayıtlıdır) aittir.
Türkünün künyesi tam olarak şöyledir:
* Yöresi: Yozgat / Akdağmadeni
* Kaynak Kişi: Sait Dağkıran
* Derleyen: Nida Tüfekçi
* Notaya Alan: Nida Tüfekçi
* TRT Repertuvar No: 00229
Türkünün Hikayesi ve Teması
* Aşk ve Ayrılık: Türkü, sevdiği kıza kavuşamayan, gurbete gitmek zorunda kalan ya da sevdiğini kaybeden bir gencin ağzından dökülen sitemli bir ağıt gibidir.
* "Hakik" (Akik) Simgesi: Türkünün adındaki "Hakik" (Akik), Anadolu’da yaygın olarak kullanılan değerli bir taştır. Sevgilinin boğazındaki o akik kolye, hem onun zarafetini hem de erişilmezliğini simgeler.
* Toplumsal Arka Plan: Yozgat’ın o dönemdeki sosyal yapısında, ekonomik zorluklar nedeniyle gurbete giden erkeklerin geride bıraktıkları yarım kalmış sevdaları sıkça türkülerin konusu olmuştur. Bu türküde de sevgilinin başkasına verilmesi veya araya giren mesafelerin yarattığı derin bir "ah" vardır.
Türkünün Sözlerindeki İnce Detaylar
Türküde geçen bazı ifadeler, dönemin Yozgat yaşamına dair ipuçları verir:
1. "Boğazında hakik var": Sevgilinin süsü ve güzelliği ön plandadır.
2. "Gideceksen yolun var": Çaresiz bir kabulleniş ve sitem içeren, gidenin ardından söylenen o meşhur Anadolu restidir.
3. Hüzünlü Melodi: Türkünün makamı ve ritmi, Yozgat Sürmelisi tadında olup insanın içine işleyen bir dertliliğe sahiptir.
Sait Dağkıran Kimdir?
Sait Dağkıran, Yozgat'ın Akdağmadeni ilçesinden, yöre kültürüne ve müziğine hakim bir kaynak kişidir. Nida Tüfekçi gibi büyük ustalar, Anadolu'yu karış karış gezerek bu kıymetli eserleri Sait Dağkıran gibi yerel sanatçılardan ve söz üstatlarından derleyerek kayıt altına almışlardır.
Türkü, Akdağmadeni yöresine ait neşeli ama bir o kadar da sitemkar bir halay havasıdır. "Münafık" (arayı bozan kişi) yüzünden kavuşamayan sevdalıların durumunu anlatırken, nakarat kısmındaki "Hadi yavrum" bölümleriyle oyun havası karakterini korur.
Türkünün Sözleri
Boğazında hakik var da
Ne çok kalbi yıkık var
Şimdiye kavuşurduk da
Arada münafık var
Hadi yavrum hadi yavrum hadi hadi yavrum
Ninayna da ninayna da ninayna
Ufacık kızlar gel oyna kollarını ger oyna
Pınarın başı sarı da
Üstünün taşı sarı
Mevlam alnıma yazmış da
Gözü gök kaşı sarı
Hadi yavrum hadi yavrum hadi hadi yavrum
Ninayna da ninayna da ninayna
Ufacık kızlar gel oyna kollarını ger oyna
Havaların buludu da
Heybelerin kilidi
Benim sevdiğim oğlan da
Bir ocağın ümidi
Hadi yavrum hadi yavrum hadi hadi yavrum
Ninayna da ninayna da ninayna
Ufacık kızlar gel oyna kollarını ger oyna
Entarimi ben biçtim de
Kollarını dar biçtim
Ne talihsiz başım var da
Öksüz oğlana düştüm
Hadi yavrum hadi yavrum hadi hadi yavrum
Ninayna da ninayna da ninayna
Ufacık kızlar gel oyna kollarını ger oyna
Tarihe Sığmayanlar ( İlk Yayın Tarihi 08.07.2008 )
“Ne yazsan kelimeler kifayetsiz, gönül hoş değil. Söyleyen dilim, yazan el; doğrul ve kıyama gel.Aç ellerini sonsuzluğa, dem bu dem”
Söyledim ya gönlüm hoş değil, diken diken tüylerim. Düğümlendi boğazım, yutkunamıyorum. Artık bir
Tarihe Sığmayanlar ( İlk Yayın Tarihi 08.07.2008 )
“Ne yazsan kelimeler kifayetsiz, gönül hoş değil. Söyleyen dilim, yazan el; doğrul ve kıyama gel.Aç ellerini sonsuzluğa, dem bu dem”
Söyledim ya gönlüm hoş değil, diken diken tüylerim. Düğümlendi boğazım, yutkunamıyorum. Artık bir başka basıyorum toprağa. "Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı" dedi diye koca Akif. "Büyüğünü bilmeyen Allah’ını da bilmez" derdi rahmetli dedem. Büyükleri, koca çınarları, şairin değimiyle “tarihe sığmayan yiğitleri” hülasa ecdadı okuyorum; gözlerim nemli. Dünyevi hiçbir kaygısı olmayan, o büyük dava adamlarını. Hiçbir sıfatla sıfatlandıramıyorum Yarab sen yardım et.
Efendim!
Bu haletiruhiyem benden değil benden içerü. Yakın tarihte vuku bulmuş, hiçbir ölçüyle izahı mümkün olmayan ecdadın, yaptıklarındandır bu hafakanım. Tarihin tozlu sayfalarına terkedilmiş, kimsenin bilmediği ve sadece akademisyenlere havale edilmiş kahramanlıklardan bihaber yaşantıma lanet ediyorum.
Elin oğlu Vietnam’da ki hezimetini, kahramanlık ve bir haklı mücadele gibi gösterip; belki bin kere dünyaya duyurmak adına filmini yaptı. Her döneme damgasını vurmuş ecdat, ne garip-ne mahzun!
"Tarih Türklerle Başlamıştır" diyor üstat. Hani nerede? Kime öğrettin diye haykırmak geçiyor içimden. Karanlıkta göz kırpmakla ne yapabileceğini sanıyorsun? Evlatlar atalarını tanımıyor, lanet eder olmuş mensup olduğu millete. "Bizden adam olmaz, biz şöyle kötüyüz, Avrupa şöyle güzel" diyen bir nesil zuhur etmiş. Sorumluları kimdir? Hani nerede? Özünden bihaber olan toplum nereye, nasıl ve neyle yürüyecektir. Tarih bilinci itici bir güç değildir de nedir?
Müşahhas olaylarla devam etmeyince bu yazı çok uzayacak.
Tarih adına bize dayatılan ezberlerden sıyrılamamışız. Cumhuriyetin, kurtuluşun, kuruluşun hikâyesini Çanakkale Zaferi ve Kurtuluş Savaşından ibaret sanır birçok zevat. Anzakların ilgisi de olmasa Çanakkale’yi bile hatırlamayacaktık; kim bilir. Batı cephesi değildir tek cephemiz. Sarıkamış'ta donarak şehit olan ecdadın cephesi "doğu cephesini" bir başka yazıya havale edip, güneye sefere çıkacağız bugün.
Evvela…!
Kutul Amare'de (Irak) Mirliva Halil Paşa komutasındaki Türk ordusunun, İngilizleri yenmesi ve General Towshend başta olmak üzere, 13 binin üzerinde İngiliz askerini esir almasıyla sonuçlanan, batıda Çanakkale neyse güneyde de "KUT-ÜL AMARE" odur dedirtecek; maddeye karşı ruhun, inanmışlığın zaferi olarak tarihe şerh düşüren, büyük ama bir o kadar da unutulmuş zaferin, hikâyesinden mi başlasak acaba?
Yoksa…!
Medine’yi düşmana teslim etmeyen ve peygambere “senin kabrinin olduğu şehri canım pahasına koruyup, düşman ayağı değdirmeyeceğim” diye söz verip; görevden alındığı halde silahını vermeyi reddeden, namaz kılarken zorla kendi subaylarımız tarafından mecburen teslim alınan, peygamberin kabrine varıp, ona gözyaşlarıyla silahını teslim eden Fahrettin Paşadan "Medine Müdafaasından" mı başlasak?
Veya…!
Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Kuşçubaşı Eşref Bey'in Hayber'deki mücadelesinden mi, Kudüs Müdafaası, Cezayir ve Tunus'taki Türk izlerinden mi, hangisinden?
Aslında Niyet!
Şeyhler Şeyhi Uceymi Sadun Paşa'nın örnek hayatını anlatmaktı. Arap olan Paşanın dünya malı, şan-şöhret-makam ve parayı elinin tersi ile nasıl itip, ekmeğini yediği millete "sadakat ve vefanın ta kendisi benim" dedirtecek, düşmanda bile saygı uyandıran şahsiyetinden bahsetmekti aslında niyetimiz.
Urfa’nın kurtuluşunda büyük rol oynamış bu büyük çınarı, iki satır içerisine sıkıştırmak zaten mümkün değil.
Sonuç olarak: bu yazımızda başlıklar altında vermeye çalıştığımız ve nicesini zikredemediğimiz, tarihe sığmayan ecdadın her birini ayrı birer yazı konusu yapıp, yazacağımıza ant içip; müsaade isteyelim. Eyvallah…
Gök kubbenin altında yatar, al kan içinde,
Ey yolcu, şu toprak için can veren erler.
Hak'ın bu velî kulları taş türbeye girmez,
Gufrâna bürünmüş, yalınız Fâtiha bekler.
Yozgat’ın o meşhur bozkır sessizliğini ve Anadolu insanının sabrını anlatan bu türkü, aslında tek bir kişinin başından geçen bir olaydan ziyade, bir dönemin toplumsal gerçeğini ve ortak bir acıyı temsil eder.
İşte bu yanık türkünün ardındaki hüzünlü hikaye
1. Seferberlik ve Uzun
Yozgat’ın o meşhur bozkır sessizliğini ve Anadolu insanının sabrını anlatan bu türkü, aslında tek bir kişinin başından geçen bir olaydan ziyade, bir dönemin toplumsal gerçeğini ve ortak bir acıyı temsil eder.
İşte bu yanık türkünün ardındaki hüzünlü hikaye
1. Seferberlik ve Uzun Ayrılıklar
Türkünün doğuşu, Anadolu’nun seferberlik yıllarına, yani savaşların ve askerliğin bazen on yıla kadar uzadığı dönemlere dayanır. O zamanlar Yozgat gibi Anadolu şehirlerinde, genç erkeklerin askere gitmesi demek, evde kalanlar için ucu bucağı olmayan bir bekleyişin başlaması demekti.
2. "Günü Güne Eklemek"
Türkünün en can alıcı yeri olan "Günü güne eklerim" ifadesi, o dönemdeki iletişim imkansızlığını anlatır. Telefon yok, telgraf lüks, mektup ise aylar sonra gelir...
* Genç kadın, sevdiğini askere uğurladıktan sonra eşikte oturur ve her batan güne bir çentik atar.
* Bu bekleyiş sadece bir özlem değil, aynı zamanda belirsizliğe karşı tutulan bir "umut nöbetidir.
3. Yozgat'ın Hasret Kültürü
Yozgat, halk edebiyatımızda "Sürmeli" ve "Bozlak" geleneğinin merkezlerinden biridir. Bu türküde de Yozgat kadınının vakur ama içten içe yanan duruşu vardır. Sevdiğine "Sen git yârim askere" diyerek vatan borcunu her şeyin üstünde tutar, ancak arkasından döktüğü gözyaşını ve çektiği yolu sadece kendi bilir.
Türkünün Satır Arasındaki Ayrıntılar
* Mürüvvet Beklentisi: Türkünün bazı versiyonlarında geçen "Sende bir mürüvvet yok" sitemi, bazen geciken mektuba, bazen de bitmek bilmeyen askerlik süresine bir sitemdir.
* Sadakat: Türkünün özü, "Ne kadar sürerse sürsün, ben buradayım" mesajıdır. Bu, Anadolu'daki sadakat kültünün en saf örneğidir.
Türkünün Sözleri (Hatırlatma)
Asker yolu beklerim
Günü güne eklerim
Sen git yarim askere
Ben yolunu beklerim
Mendilimde tel oya,
Gülmedim doya doya.
Asker yolu beklerim de,
Günleri saya saya.
Sucu sucu suyunan,
Soğan acısıyınan.
Küsüdüm de barıştım,
Yarin bacısıyınan.
Mendilimde tel oya,
Gülmedim doya doya.
Asker yolu beklerim de,
Günleri saya saya.
Pilav pişirdim yavan,
Üstüne koydum soğan.
Yatağına uzanmış da,
Uyan askerim uyan.
Mendilimde tel oya,
Gülmedim doya doya.
Asker yolu beklerim de,
Günleri saya saya.
Bu türkü, Nida Tüfekçi gibi Yozgatlı büyük ustalar sayesinde derlenmiş ve tüm Türkiye'nin ortak derdi haline gelmiştir.
İnsanın kendine saygı duymaması, özgüven eksikliği, kısacası kimlik bunalımı yaşaması ile nerde karşılaşırsanız karşılaşın mideniz bulanır. En azından benim bulanıyor. Kim olduğunu bilmeyen, nerden gelip nereye seyahat ettiğinden bihaber
Yozgat Türkçesi ( İlk yayın Tarihi 20.12.2009 )
İnsanın kendine saygı duymaması, özgüven eksikliği, kısacası kimlik bunalımı yaşaması ile nerde karşılaşırsanız karşılaşın mideniz bulanır. En azından benim bulanıyor. Kim olduğunu bilmeyen, nerden gelip nereye seyahat ettiğinden bihaber olanlar, kişi ise kişilerin, millet ise milletlerin etkisi altında kalmaya mecburdur.
İki saat tarihten dem vurup kafanızı ütülemeyeceğim. Direkt de konuya girilmiyor işte, ne yapalım. Peşrevimizi yaptıktan sonra ana konumuza, derdimize yavaş yavaş gelelim artık.
Konumuz Türkçe ekseninde Yozgat, Yozgat ekseninde Türkçe olacaktır. (Ne deli cümle oldu ama) Ömrünü bu kentte geçirmiş biri olarak, eh artık biraz da okuyup araştırmalarıma dayanarak tespitler yapacağım.
“Abi Yozgatlı olduğum için üniversite de çok zorlandım”, “Gardaşım Yozgatlı olduğumu söylemeye utanıyorum”, “Yozgatlı değil de başka yerli olsaydım, o işi kesin kapmıştım” vs.
İyi de kardeşim sanki Ermenistanlı gibi konuşuyon. “Hepimiz Ermeniyiz” diyenler senin kadar karamsar değil yavvv. Hiç açıp memleketinin tarihine baktın mı?
—Hayır bakmadım.
İyi de, bu kadar aşağılık duygulara kapılmanın bir nedeni olmalı?
—Kem-küm…
Yobaz diyorlar, konuşmalarımız çok kabaymış abi, daha ne deyim?
Yukarıda da söylediğim kategorilerden önce dil ekseninde Yozgat’ı inceleyelim.
Efemdim “İstanbul Türkçesi” kullanmadığımız doğrudur. Lakin İstanbul’dan sonra da en iyi Türkçeyi biz konuşuruz.
— Dalga geçme abi ya, deli etme adamı, o nasıl oluyor muş?
— Dinle aslanım anlatacağız yavvv.
Biz mümkün olduğu kadar net ve dediklerini bilimsel zeminlerde ispatlamadan, laf konuşmayız. Laboratuvarımıza inip, bu dili İstanbul’dan sonra nasıl oluyor da “en iyi biz konuşuyormuşuz” bi bakalım.
Bölge bölge gidersek daha güzel olacak.
İstanbul Osmanlı’ya başkentlik yapmış, bırakın “İstanbul Türkçesini” İstanbul’da konuşulan her dil güzel konuşulmuş. Şimdi onun sosyolojik, semantik, fonotik tahlillerine filan girecek değilim. Lakin başka bir ifade ile dünyaya başkentlik yapmış diyebileceğimiz İstanbul’da ne yapıldıysa güzel yapılmış.
Yenilikler ilk İstanbul’a gelmiş ve Anadolu’ya İstanbul’dan taksim olmuş. Uzun bir tahlil konusu bunlar, bu yazıya sığmaz.
Her neyse!
Genel anlamda Marmara Bölgesinin bir kısmı, yani birkaç vilayeti İstanbul’a yakınlığı hasebiyle nasibini almış güzel Türkçeden.
Trakyalı arkadaşlara askerde “üj-bej” derdik. Çok göç alması dolayısıyla enteresan bir Türkçe hâkimdir bu yörede. Biliyoruz ki göç demek dinamizm demektir. Yani hareketli bir nüfus ve kuvvetli bir etkileşim hâkimdir bu diyarlarda.
Ege bölgesinde “götüveceksen götüve, götümüyceksen götüvecekler var” şeklinde bir konuşmadan da mı kötü konuşur bu memleketin insanları? Yalınlık ve ince söylenmesinden dolayı, kaba bulunmaz bu Türkçe türü. Hiç Akdeniz köylüleri ile muhatap oldunuz mu? Sadece turizmle öne çıkmış bu bölge, barındırdığı 5 yıldızlı oteller gibi, beş yıldızlı Türkçe mi konuşuluyor sanıyorsunuz?
Öyle düşünüyorsanız, o tarafa yolunuz düştüğü vakit birini çevirip yol sorun bakalım, nasıl yön tarif edecekler?
Ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’sunu hiç söylemeye gerek yok sanırım. Gelmişem gitmişem”, “teröristler koyimizi basmıştır, oğretmenimizi kaçırmışlardır, onlar bize karşı koymiştir, biz de onlara koymişiktir” gibi olayın ne zaman vuku bulduğunu siz anlayana kadar özünüz, ömrünüz patlar.
Yanlış anlaşılmaya ben severim oranın Türkçesini de. Daha doğrusu her türlü Türkçeyi demek istedim. Türkçe olsun çamurdan olsun yani.
Karadeniz’in o şirin Türkçesi hasta eder beni. Ama Türkçe güzel konuşuluyor diyemeyiz. Bölgelerin Türkçelerinde ki farklılıklar ve güzellikler ayrı, usulüne uygun icra edilmesi ayrıdır, baştan bunu “diyek” de.
Rahmetli babaannem ağzımız da bir şeyleri geveleyerek söylediğimiz zaman “oğlum ne diyon anlaşılmıyo”, “ne o itin gavurga yediği gibi konuşuyon” derdi. Birçok yerde bu tür konuşmalar hâkimken İç Anadolu incelenmesi gereken nadir bölgelerden biridir.
Neresinden tutsak acaba?
O kadar çok özelliği vardır ki İç Anadolu’nun. Mesela konuşulan dil Orta Asya dilidir. Halen bakın sözlüklere daha bozulmamış bir sürü kelime bulursunuz. Bizim memlekette bi “norüyon” çok kullanılır. Bir de, bir küfür vardır ki sanki noktalama işareti gibidir bizim için.
Yani birçok cümlenin arkasına eklenir bu ünlem. Bu imla kullanılmasa güzel bir Türkçe hâkimdir bizim topraklarda diyebiliriz. Bunun da nereden nasıl geldiği uzun mevzudur. Gerçi birçok yerde zaten kullanılır bu ünlem ama bizim uşak bi başka der.
Yazı çok uzadı. Neyse bitirelim…
Bizim memleket göç almamıştır. Yani tek tip insan tipi mevcuttur. Sanırsın ki hepsi aynı tornadan çıkmış. Orta Asya’dan “çekik gözlü gelip, çakır gözlü olduğumuz” doğrudur. Lakin bu değişimden en az nasibini alan bölgelerden bir tanesi de Yozgat’tır.
Edebiyatından, şiirine, folklorundan türkülerine kadar inceleyin bakalım neler çıkıyor karşınıza. İsmini buradan zikretmeyelim ayıp olur, birçok vilayetin söylenecek doğru düzgün bir türküsü “bilem” yoktur.
Yozgat’ın kendine has bir mızrap çeşidi olduğu gibi, hani çok da zordur. Türkülerine gelince nerdeyse radyolarda çalınan türkülerin çoğu bizimdir.
Niyetimiz ayrışım değil demiştik. Ayrışım ayrılık derken, bu memleketin insanları bir olmak ve parçalanmamak uğruna nice “Koçyiğit”lerini vatana feda etmiştir. Ne Kınalı Hasan’lar kurban etmiştir vatana bu memleket.
Vatan millet Sakarya demeden yazıya şimdilik son verelim. Devamı “az sonra”
Eyvallah
Yine Yeşerdi Zeytin Dalları ( İlk Yayın Tarihi 09.05.2007 )
Not : Lütfen, hicvettiğimiz hususları yazının yayınlandığı tarih itibariyle değerlendiriniz.
Soframıza gelen zeytinin hangi bölgelerde yetiştiğini öğrenmiştik coğrafya dersinde. Zeytini ilk limon ve yağ ile karışmış haliyle sabah
Yine Yeşerdi Zeytin Dalları ( İlk Yayın Tarihi 09.05.2007 )
Not : Lütfen, hicvettiğimiz hususları yazının yayınlandığı tarih itibariyle değerlendiriniz.
Soframıza gelen zeytinin hangi bölgelerde yetiştiğini öğrenmiştik coğrafya dersinde. Zeytini ilk limon ve yağ ile karışmış haliyle sabah kahvaltısında tanıdım. Zeytini üryan haliyle tanıdığımız için; ağacı nasıl bir şeydir, hatta ağaçta mı yetişir, yerin altında mı bilmezdik. Biraz büyüyüp de tatile matile gittiğimiz dönemlerde bütün uzuvlarını görmüş olduk zeytinin.
Sonra öğrendik ki gülün aşkı temsil ettiği gibi, kahvaltıdan kahvaltıya gördüğümüz zeytinin yer çekimine direnmesini sağlayan dalları, barışı sembolize edermiş. Konunun derinliğine inip Roma dönemini filan karıştıralım diye düşünürken, boğulma tehlikesi dolayısıyla vazgeçtik. Derken beyaz güvercinin de barış ve özgürlük anlamları taşıdığını, lakin kuşun nereye uçup konacağının önceden tespit edilemediği kanaatine varılarak, işin uzmanlar tarafından “zeytin dalıyla” devamına karar verilmiş. Hem kuş masraflı görülmüş zeytin dalına oranla; hem de daha ekonomik olduğu belirlenmiş zeytin dalının.
Bir rivayete göre zamanında Kızılderili çilekeş kardeşlerimiz, barış çubuğunun sağlığa zararlı olduğu sonucundan hareketle, gemi-gemi zeytin dalı ithal etmişler bizden. O dönemlerde ülke ekonomimizde önemli yeri varmış zeytin dalı ihracının. Bunları öğrendikten sonra, yıllardır merak ettiğim karanlık konular da bir bir aydınlanmaya başladı. Meğer biz zeytin üreticisi bir ülke olduğumuz için bu kadar barışçıymışız; inanmazsanız ciddi bir kaynak olan Gırgır dergisine bakınız sayfa 13.
Neyse işi fazla sulandırmadan devam edelim…
Barış ne güzel bir kelime ama maalesef bir ütopya. İnsanlık tarihinin neredeyse tamamı savaşlarla geçmiş; yani durum ortada. Bir olan var, bir de olması gereken. Hep olması gerekene dayanmak ne kadar doğru? Hep bir mücadele ve didişme.
Teknolojinin gelişmesi, uzakların yakın olması, kitle iletişim araçlarının en ücra yerlere kadar girmesi, rahat yaşama duygusu ve şu anda yer doldurmak istercesine yazmak istemiyorum; kısacası milenyum çok şeyin zahirdeki görüntüsünü değiştirmiş. Tebdili kıyafet edip orijinalitesini aynen muhafaza eden düşmanlar, suyun istirahatte olduğu saatlerde dahi gözlerini kırpmıyorlar.
Yani hiçbir şey değişmemiş, daha da çetinleşmiş. Çetinleşmiş diyorum, zira düşmanı göremiyorsunuz bile. Oysa biz millet olarak karşımıza çıkıp kılıç çeken düşmana karşı antrenmanlıyız. Şimdiki düşmanlarımız, savaş elbiselerini dahi giymeye gerek duymadan; takım elbiseleri ve son model arabalarının içerisinde milletlerin midelerine bağdaş kurup oturuyorlar. Kimse tersini söylemesin, kafasına sıkarım! Her ne kadar barıştan bahsediyorsak da tanıdığım tek Barış, rahmetli Manço ağabeydi.
Yazılı ve görsel neşriyatı acizane takip ediyoruz; az da olsa okuduğumuz bile söyleyebilir. Yahu kardeşim! Gelene geçene zeytin dalı uzata uzata dağlarda taşlarda zeytin dalı bırakmadınız. Büyük önder Atatürk’ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" sözünü hatırlatmaya kalkmayın bana; o sözün Atatürk’e ait olup olmadığı bile tartışılıyor. Kendisine ait olsa bile, en azından bizim anladığımız anlamda değildir. Etkin bir dış siyaset yapıldığını gören, duyan, okuyan biri varsa beri gelsin bu ülkede; aklım erdi ereli bu hep böyle.
Tek tek komşularımızı anlatmayacağım; anlatsam iki gün yazmam gerekecek. Offffff çok mu attım yoksa? Biraz anlatalım da bari karizmayı kurtaralım. Daha düne kadar hatta Allah bilir; halen de devam ediyordur “batı komşumuz Yunanistan” devletinin resmi subayları PKK terör örgütüne bomba eğitimi vermediler mi? Her türlü lojistik desteği vermiyor mu bu komşumuz PKK terör örgütüne?
Sevgili komşularımız, canım komşularım benim. İran, Irak, Suriye’yi bilmem anlatmaya gerek var mı? PKK’nın nerede gelişip büyüdüğüne bakmamız yeterli olacaktır sanırım. Adana İncirlik'te kendi topraklarımızda misafir ettiğimiz sevgili dost vampirlerimizin PKK'ya hangi türden destek verdiğini bilmem anlatmak gerekir mi? Az çok gazete okuyan, hatta televizyon seyreden herkes bilir bunu.
Kuzeydeki komşumuzla alakalı çok ilginç bilgiler okumuştum; komşumuzun oğlu Mustafa ile ders çalışırken. Bu komşumuza ilk 1495 yıllarında "selamünaleyküm komşu" demişiz. Hani Anadolu’da yeni ev alana derler ya; "Güle güle oturun, Allah daha iyilerini size nasip etsin" diye. Biz de aynı temennilerde bulunmuşuz komşumuza. Lakin onlar bizi yanlış anlamış olacaklar ki,1639'da ilk cengimizi yapmışız komşumuzla.
1917 yılına kadar toplam 14 kez antrenman yapmışız Moskof kardeşlerle. Aradan geçen hemen hemen üç asra yakın bir zaman içerisinde, sevgili komşumuzla "komşu komşunun külüne muhtaçtır" düsturu ile kül almalarımız hariç, 49 yıl savaşmışız. Selam verdik borçlu çıktık misali, ortalama 19 yılda bir komşuluk tazelemişiz.
Ha bu arada, konunun bütünlüğünü bölecek ama aklıma yeni geldi: Barış içerisinde yaşamaya devam ettiğimiz İzmirli Rum kardeşlerimize ne demeli? İzmir işgalinde ne kadar da vefalı davranmışlardı bize. İnkâr edersek gözümüze dizimize durmaz mı? Örnek çok…
Bugüne dönelim. Millet daha unutmadı ülkemin Başbakanına, Kaddafi çulsuzunun yaptıklarını. Ya kırmızı halılarla karşıladığımız sevgili dostlarımızın biz gidince camları kırık araba tahsis etmelerine ne demeli? Başvekilimizin üstünün aranmak istenmesine harekete değinmiyorum bile. Ne söyleyeyim bilmiyorum ki? Amannn nasıl olsa hektar hektar zeytinliklerimiz var; yere mi gelir sırtımız?
Gidip komşularımızı gırtlaklayalım demiyorum. Türkiye 1923'lerin Türkiye’si değil kardeşim; “bizim bağdan üzüm yolandan koruk almayı” bilmeliyiz. Ateş parçası bir potansiyelimiz var. Enver Paşa örneğinde olduğu gibi macera arayın demiyoruz ama ne olur aslanı kediye boğdurmayın. Devletin bekası için her yol mubahtır; aksini iddia edenlere ve felsefe yapmaya kalkışanlara Irak olayına bakmalarını tavsiye ediyorum. Neredeyse her gün naklen izliyoruz devletsizliğin sonuçlarını. Bırakın bu sulhtu, efendim evrensellikti vs. safsatalarını.
Düşmanımın dostu nasıl bana da dost olabilir? Delikli demir icat olduğundan beri yiğitlik ölmüştür, Allah rahmet eyleye. Zaman omuzlarımızın üzerindeki saksıları çalıştırma zamanıdır, bu böyle biline. Stratejiler, uzun vadeli planlar yapılıyor mu dersiniz bu ülkede? Sakın "evet" demeyin; Kurtuluş Savaşı'ndan bu tarafa durumumuz sahnede.
İbn-i Haldun'un dediği gibi: "Milletler de biyolojik bir varlık gibi doğar, gelişip büyür ve ölürler."
Doğduk nur topu gibi, gelişip büyüdük çığ gibi; ne olur ölürsek de ayakta ölelim, süründürmeyin bizi.
Balıkçının Feryadı ( İlk Yayın Tarihi 05.03.2009 )
Büroda oturuyoruz. Bir sürü hesap-kitap işiyle uğraş dur, canımız burnumuzda. Kollar sıvanmış, tam konsantre olduğunu sanıyorsun; saat mi kaç? Sabah dokuz!
Bas bariton bir erkek sesi, muhtemelen günde üç paket sigara içiyor. Çıkardığı
Balıkçının Feryadı ( İlk Yayın Tarihi 05.03.2009 )
Büroda oturuyoruz. Bir sürü hesap-kitap işiyle uğraş dur, canımız burnumuzda. Kollar sıvanmış, tam konsantre olduğunu sanıyorsun; saat mi kaç? Sabah dokuz!
Bas bariton bir erkek sesi, muhtemelen günde üç paket sigara içiyor. Çıkardığı ses aralığı henüz müzik otoriteleri tarafından tespit edilmiş değil. Türkçeye benziyor gibi ama değil; tahminen “Urartuca”
Benim ara ara İngilizce cümlelerin içerisinden en basitlerini anlayıp sevindiğim gibi, biz de bu sloganlardan tanıdık cümleler arıyoruz.
Büro, hâle çok yakın. "Gel kedi gibi gel!", "Battal Gazi’nin oğlu geliyor!" sloganlarının bini bir para.
Rakip tezgâhtan "Kara Murat geliyor!" diye cevap gecikmiyor. Fondan balıkçıların çığırtkanlığını dinliyoruz.
Birinci slogan, hadi "kedi balığı sever" babından yerini buluyor da, ikinci sloganın balıkla alakasını kurmak bizim için oldukça zor oluyor. "Kara Murat geliyor" sloganı iyice kafamızı karıştırıyor.
Enteresan bir slogan trafiği devam ediyor taraflar arasında. Ve inanıyorum ki emekli olduktan sonra balıkçılık yapabilme yeteneğimiz de gelişiyor; en azından çığırtkanlıklarını öğrenmiş bulunuyoruz.
Toplam üç balıkçı esnafı var; yalnız bağırışlarına bakılırsa bin esnaf arasından tercih edilmek istiyorlar gibi.
Balıkçıların önünden "erkeksen" geç veya onlara doğru bir bak:
— "Baba balık götür, hiç de balık yemiyon Soner!"
Ya birader, belki adam balık sevmiyor! Yönlendirme yapmasak mı hani?
Soner elini kaldırıp kaçabilmek için;
— "Dönüşte alayım, hemen geliyorum abi," diye kirişi kırıyor.
Çevre küçük, hemen hemen herkes birbirini tanıyor. Birinden alsan diğeri küsüyor. Normal bir iş için dahi balıkçı esnafının önünden geçemezsin:
— "Dayımın oğlu, ayıp oluyor ama!" — "Canın sağ olsun, ne yaptık biz sana?"
Zannedersin ki babasını öldürdük. "Yarım kilo sen ver, yarım kilo sen, yarım kilo da sen tart," demek doğrusu işime gelmiyor; hani bürokrasiyi bulaştırmayalım bu işe diye.
Yahu kardeşim, canımız çekti, bir halt ettik balık almaya geldik, suç mu? Onu tercih etmedik ya, veryansın ediyor aklınca. Hatta eşinle dostunla bile haber gelir:
— "Bir hatamız mı oldu baba?"
"Canın sağ olsun" ile biter her veryansının sonu. Canımızın sağlığı için balık yiyelim diyoruz, dirlik vermiyorlar. Sizin yüzünüzden tavuk etine yöneldik.
Seyyar satıcı edebiyatı yadsınamayacak ölçüde zengindir, buna şüphe yok. Kamyoncu esnafının arabalara yazdırdığı meşhur sözler ve duvar yazılarıyla harmanlanan bu edebiyat lazım mıdır? Orasını bilmem! Lakin, kafası çalışmayan insanlar bu tür bir edebiyatı zenginleştiremezler diye bir çıkış yolu da aramıyor değilim.
— "Eee, derdin ne o zaman dostum?"
Evet, bu soruyu ben de bekliyordum. Derdim odur ki: Yahu, sebze-meyve ve bilumum alışverişlerimizde, Allah'ınızı severseniz ilişmeyin şu garip tüketiciye. Aslında didaktik bir üslupla; "AB’ye giriyoruz efendim, olur mu? Çağ dışı bunlar, hangi yüzyılda yaşıyoruz?" vesaire diyebilirdim ama demiyorum işte. Öğretici üslupla estiren çok zaten.
Seçmek, almak; alamıyorsam da seyretme zevkine varmak ve kulak kirliliğinden uzak durmak istiyorum kardeşim, ne olur. Tek bu duygularınız için festivallerde yarışmalar yapalım da, bu egonuz tatmin olsun.
"Bilmediğin bir edebiyatı kıskanıyorsun," diyenlere cevaben:
"Doksanlık doç gibi teklerim, seni bize beklerim."
"Kader satılmıyor ki, yenisini alak”
"Gidişine kızlar, duruşuna yollar hasta."
"Her şeyi bilmene gerek yok, haddini bil yeter”." der ve giderim.
Sabahınan Esen Seher Yelimi", Anadolu’nun kalbinden, Yozgat yöresinden süzülüp gelen, hüznü ve hasreti iliklerinize kadar hissettiren bir bozlak/türküdür. Bu güzel eserin arkasında, Anadolu insanının o mahcup ama derin sevda anlayışını yansıtan dokunaklı bir hikâye yatar.
Türkü’nün
Sabahınan Esen Seher Yelimi", Anadolu’nun kalbinden, Yozgat yöresinden süzülüp gelen, hüznü ve hasreti iliklerinize kadar hissettiren bir bozlak/türküdür. Bu güzel eserin arkasında, Anadolu insanının o mahcup ama derin sevda anlayışını yansıtan dokunaklı bir hikâye yatar.
Türkü’nün Hikayesi
Türkü, askere giden bir gencin, arkasında bıraktığı sevdiğine duyduğu özlemi ve kavuşma umudunu anlatır. Rivayete göre; Yozgat'ın köylerinden birinde birbirini çok seven iki genç vardır. Ancak o dönemlerin kaçınılmaz gerçeği olan "uzun askerlik" veya "gurbet", bu iki gencin arasına girer.
Delikanlı askere giderken, sevdiğini Allah'a, seher yeline ve turnalara emanet eder. Anadolu kültüründe Seher Yeli, sadece bir rüzgâr değildir; o, aşıklar arasında haber taşıyan, sevgilinin kokusunu getiren kutsal bir postacı gibidir.
Temel Motifler
Türküde geçen ifadeler, aslında o dönemin yaşam biçimine ve duygusal dünyasına dair ipuçları verir:
* Gurbet ve Hasret: Türkünün her kıtasında "ayrılık" vurgusu vardır. Genç adam, gurbette çektiği çileyi ve sevdiğinin hayaliyle nasıl teselli bulduğunu dile getirir.
* Doğa Tasvirleri: Anadolu türkülerinde sıkça gördüğümüz gibi; dağlar, yollar ve kuşlar, dertleşilen birer dost gibidir.
Eserin Kimliği
Bu türkü denilince akla gelen ilk isim, bozlak kültürünün en büyük temsilcilerinden biri olan Nida Tüfekçi'dir. Yozgatlı olan Tüfekçi, bu eseri derleyerek ve o kendine has üslubuyla yorumlayarak Türk halk müziği repertuvarına kazandırmıştır.
Türküde geçen "Beni el yerlerine sayma sevdiğim" dizesi, aşığın sadakat bekleyişini ve "beni yabancı gibi görme, ben hala seninleyim" feryadını en saf haliyle özetler.
"İlenger Attım Bağa" türküsü resmi kayıtlarda ve özünde Yozgat / Akdağmadeni yöresine aittir.
Bu güzel Yozgat türküsünün künyesi ve hikayesi şu şekildedir:
Türkünün Künyesi
* Yöresi: Yozgat / Akdağmadeni
* Kaynak Kişi: Aysel Sezer (Tüfekçi)
* Derleyen ve Notaya Alan: Nida
"İlenger Attım Bağa" türküsü resmi kayıtlarda ve özünde Yozgat / Akdağmadeni yöresine aittir.
Bu güzel Yozgat türküsünün künyesi ve hikayesi şu şekildedir:
Türkünün Künyesi
* Yöresi: Yozgat / Akdağmadeni
* Kaynak Kişi: Aysel Sezer (Tüfekçi)
* Derleyen ve Notaya Alan: Nida Tüfekçi
Türkünün Hikayesi ve Teması
Bu türkü, Anadolu'nun genelinde olduğu gibi, sevdiğine kavuşamayan bir gencin sitemini ve kararlılığını anlatır. Hikayesi temel olarak şu duygular üzerine kuruludur:
1. Haberleşme Sembolü (İlenger): Türküye adını veren "İlenger" (geniş bakır kap), günlük hayatta kullanılan bir eşyadır. Ancak türküde "İlenger attım bağa / Gitti değdi yaprağa" ifadesi, gizli bir haberleşmeyi veya bir dikkat çekme çabasını simgeler. Bağ, sevgililerin buluşma mekanıdır.
2. Kararlılık ve Rest Çekme: Türkünün en çarpıcı kısmı "Kız ben seni almazsam / Girmem kara toprağa" dizesidir. Bu, imkansız gibi görünen bir aşk karşısında verilen büyük bir yemindir.
3. Karşılıklı Sitem: İkinci kıtada geçen "Sen benden geçti isen / Ben de senden geçtim yar" sözleri, aşkın sadece kavuşma arzusu değil, aynı zamanda bir gurur meselesi olduğunu da gösterir. Eğer sevilen kişi vazgeçmişse, aşık da (içi yansa da) restini çeker.
4. Toplumsal Arka Plan: Akdağmadeni'nin o dönemdeki sosyal yapısında, gençlerin birbirini görmesi ve konuşması kısıtlı olduğu için bu tarz "bağ, bahçe" temalı türküler, aslında o engelleri aşma çabasının birer dışavurumudur.
Türkünün Sözler
İlenger attım bağa
Gitti değdi yaprağa
Kız ben seni almazsam
Girmem kara toprağa
Aman aman neler var
Ellerde güzeller var
Gel gidelim bahçeye
Toplanacak güller var
İlengerim teştim yar
Bakır tası seçtim yar
Sen benden geçti isen
Ben de senden geçtim yar
Nida Tüfekçi gibi bir üstadın derlemesiyle Türk Halk Müziği repertuvarına kazandırılan bu eser, Yozgat'ın neşeli ama bir o kadar da tok ve gururlu edasını en iyi yansıtan parçalardan biridir.
Özel günler vardır; adı üzerinde hani, sıradan olmayan. Kitle iletişim araçlarının kullanım hızına ve dahi popüler kültüre havale edip, konuyu kısadan kesmek gerek aslında; lakin o kadar basit de değil. Dilimiz döndüğü, aklımız erdiğince
Abuk Subuk Günler ( İlk Yayın Tarihi 14.02.2010 )
Özel günler vardır; adı üzerinde hani, sıradan olmayan. Kitle iletişim araçlarının kullanım hızına ve dahi popüler kültüre havale edip, konuyu kısadan kesmek gerek aslında; lakin o kadar basit de değil. Dilimiz döndüğü, aklımız erdiğince açalım biraz bu konuyu. İktisadi gelişmelere paralel olarak tüketimi tetikleyip mal satma yarışında olan kapitalistler, yeni yeni günler icat ettiler; bu artık bilinen bir gerçek.
"Artık bilinen bir gerçek" diyorum zira evvel zamanda bu günleri bazı mitolojik efsanelere dayandırmaları mı dersiniz, peygamberlere kadar uzanan aslı astarı olmayan gerçek dışı anlatımlar mı! Neler neler…
Oldum olası hiç hazzetmedim bu günlerden: Anneler Günü, Sevgililer Günü, Babalar Günü, Öğretmenler Günü, Kelaynakları Koruyalım Günü, Hayvanlar Günü, Çevre Günü, Sigara ile Savaş Günü, evlenme yıldönümleri, yılbaşılar... Ne zırvalar, ne zırvalar!
Hafızam iyi olmasına rağmen bu günleri hiç takip edemedim, hatırlayamadım. "Odun gibi adamsın", "Hangi çağda yaşıyorsun?", "Yahu sen de çok geri kafalısın" sözlerinden hangisine muhatap olmadım ki?
Sözde sevdiğin ananı 364 gün arama; sonra bir gün elinde çiçekler ve dilinde bilmem ne yalakalıklar... Anan nasıl olsa mutlu olur!
Tanıma babanı; "İşler yoğun, gelemiyorum, iş güç işte" diye bin tane, kendini tatmin etmekten öteye geçmeyen yalanla oyala. Oğlan gelecek, kız gelecek diye yolunu gözleyen babaya selam verme; sonra bir gün ara: "Babacığım, Babalar Günün kutlu ola".
Hürmet etme sevdiğine, yılın neredeyse tamamında kır dök gönülleri; sonra bir kırmızı gül nasıl olsa halleder hatalarını.
Bir güne sıkıştırılan hiçbir şeyi sevmiyorum abi. Milli bayramlardan da ayrıca hazzetmiyorum. Cumhuriyetin ilanını bir güne sığdırıp kutlayacağına, bütün bir yıl içine sindire sindire yaşa. Oku tarihini ve her geçen yıl cumhuriyetini daha güzel bir yere taşı. Elin oğlundan borç para isteyerek ve başka ülkelere bağımlı olarak yaşayan bir ülke, nasıl olur da cumhuriyetinin bilmem kaçıncı yıldönümünü kutlar?
Aslında bu günler milli yas günleri olması gerekmez mi? Kalksa, doğrulsa ecdat ne der acaba bize? Büyük ihtimalle "Bıraktığımız yerde otluyorsunuz," der. Kanla, canla elde edilenleri hoyratça harcadığımızı görselerdi ne yaparlardı acaba bize?
Birkaç saatlik seremonilere sığmaz o kutlu günler.
Dini özel günlerden hele, hiç hazzetmiyorum.
Ramazan gelir, aç kalmaktan başka bir şey yapılmaz. Herkes birbirini ağırlar, garipler düşünülmez. Kurban Bayramı'nın adı artık "Et Bayramı" oldu. Özüne ters bir sürü gereksiz ritüel...
Ne dini yaşayabildik ne dindar; ne adam olabildik ne mundar. Söylesek tesiri yok, sussak gönül razı değil.
Neyse artık uzatmayalım.
Sonuç olarak...
"İnmemiştir Kur'an, bunu hakkıyla bilin; ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için."
Mehmet Akif’in bu sözünü; sadece dini özel günleri hatırlayıp, o günleri dahi doğru düzgün yaşayamayanlara armağan ettikten sonra, şu Sevgililer Günü'ne de bir şey deyip kaçalım. Amaaan, ne diyeceğiz ki? Saatlerce tarihten örnek mi verelim? O kadar çok örnek var ki!
Sevgililer Günü:
Bence yalan söylemenin hediyeli şekli. Tüketimi hareketlendirip ekonomiyi canlandırmanın tek şartı “abuk-subuk” günler icat etmek değildir. Milletin cebine para koymanın yolunu bulduğunuz zaman bakın ekonomi nasıl canlanıyor.
Hadi bana eyvallah…
Yozgat yöresine ait olan "Yeşil Ayna Takındın mı Beline" türküsü, Anadolu’nun pek çok türküsünde olduğu gibi kavuşamamış iki gencin hüzünlü hikayesini anlatır. Bu hikâyenin merkezinde toplumsal statü farkı ve sessizce verilen bir veda hediyesi vardır.
Türkünün
Yozgat yöresine ait olan "Yeşil Ayna Takındın mı Beline" türküsü, Anadolu’nun pek çok türküsünde olduğu gibi kavuşamamış iki gencin hüzünlü hikayesini anlatır. Bu hikâyenin merkezinde toplumsal statü farkı ve sessizce verilen bir veda hediyesi vardır.
Türkünün Hikâyesinin Özeti
Yozgat’ın Eski Pazar Mahallesi'nde birbirine komşu olan iki ailenin çocukları, daha küçük yaşlardayken "komşu şakası" ile birbirlerine yakıştırılırlar. Çocuklar büyüdükçe bu yakıştırma gerçek bir aşka dönüşür. Ancak zaman geçtikçe ailelerin maddi durumları arasında uçurum oluşur.
* Engeller: Genç delikanlı durumu ailesine açar ve kızı istemelerini söyler. Fakat kızın ailesi zengindir, oğlanın ailesi ise fakirdir. Kızın babası, "davul bile dengi dengine" diyerek bu evliliğe razı olmaz.
* Zoraki Evlilik: Kız, ailesinin baskısıyla zengin bir başka talibiyle evlendirilir. O dönemlerde düğünlerde adet olduğu üzere, çevre komşular gelin evine hediyeler gönderir.
* Hüzünlü Hediye: Sevdiği kızın başkasıyla evlendiğini gören genç, son bir hatıra bırakmak ister. Bir baklava tepsisinin içine gizlice yeşil bir cep aynası koyarak gelin evine gönderir.
* Sembolizm: Türküdeki "Yeşil Ayna" hem bir süs eşyasıdır hem de gencin sevgilisine "kendine bak ve beni hatırla" deme biçimidir. Ayna, o dönemlerde sevdalılar arasında sadakati ve saflığı temsil ederdi.
Künye Bilgileri
* Yöre: Yozgat
* Kaynak Kişi: Fahri Akbilek
* Derleyen/Notaya Alan: Nida Tüfekçi
Türkünün Meşhur Sözlerinden Kesit
Yeşil ayna takındın mı beline
Gümüş tarak vurdun mu zülfün teline
Kız sen gittin bir kötünün eline
Benim gibi bir yiğidi ararsın...
Bu türkü, sevdiğini bir "kötüye" (yani layık olmayan birine) kaptıran bir gencin sitemini ve pişmanlığını en içten haliyle yansıtır.
Adam kıtlığında: İşe yarar kimselerin bulunmadığı yerde.
Adam sen de: Aldırma ne önemi var.
Ad Ayşe’nin, gözler Menevşe’nin: İşi yapan başka, sahiplenen başka.
Adana’yı yılan, Kayseri’yi yalan, Yozgat’ı ilvan batırır: Anlamı deyimin içinde izaha lüzum yok.
Ağa terlemezse azap çatlamaz: Irgatın çalışması için mal sahibinin gayret göstermesi, önce kendinin işini benimseyerek iyi çalışması gerekir.
Ağanın kızını aldım, belayı satın aldım: Faydası olur diye zengin yerden kız aldım ama faydası yerine zararı oldu.
Ağanın malı gidiyor, zabın canı gidiyor: Zengin olanın malını dilediği gibi harcar ama o malda azabın alın teri alın teri olduğundan israfa gönlü razı olmaz.
Ağılda oğlak doğsa, ovada otu biter: Allah yarattığı mahlûkatın rızkını da yaratır.
Ağır başlı: Oturaklı, ciddi kişi.
Ağırcanlı: Kendini üzmeden, yavaş yavaş hareket eden.
Ağır otur, batman götür: Her işe karışma, ağır başlı ol ki değerin artsın.
Ağırdan almak: Yavaş ve isteksiz davranmak.
Ağırlık altın kale, hafiflik başa bela: Her işe karışmayıp, sözünü ölçüp tartıp konuşan kişiler herkes tarafından sevilir, sayılır. Nasıl davranması gerektiğini bilmeyen insanların da başı beladan kurtulmaz.
Akşam gelen misafirin yiyeceği bulgur sıkısı, yatacağı ahır sekisi: Zamansız gelen misafir, ev sahibinden özel ikram umamaz, ev sahibinden şartlarına uymak zorundadır.
Al çocuktan haberi git kubarı kubarı: Çocuk yalan söylemez, aldığın haberin doğruluğuna güvenerek sevine sevine git.
Al gülüm ver gülüm: Yapılan işin hemen karşılığını alma.
Ala dağdan aşa geldim, üstünüze paşa geldim: Mesuliyetinizi üstlenmeyi, sorumluluğunuzu almayı kabul ederek size amir olarak atanmadım.
Alan razı veren razı, arada ne geziyor kara tazı: Her iki taraf anlaşmış, ara bozmaya lüzum yok.
Aldırma kötünün lafına, bilse iyisini söyler: Kötü kişilerin sözüne itibar edilmez.
Alıcı gözüyle bakmak: Alacakmış gibi iyice gözden geçirmek, incelemek.
Alın teri dökmek: Bir işi emek vermek, çok çalışmak.
Alışmış kudurmuştan betertir: Kötü alışkanlıklardan vazgeçmek kolay değildir.
Ali cengiz oyunu: Kurnazca ve haince iş düşünme.
Ali kıran baş kesen: Herkesi korkutan, sildiren, kabadayı.
Ali’nin külahını veli’ye; Veli’nin külahını Ali’ye: Prası olmadığı halde birinden aldığını berikine vererek iş yapan.
Allah “yürü ya kulum”demiş: İşleri rast gitmiş, başarılı olmuş, kısa zamanda zengin olmuş.
Allah’a bir can borcum var: Allah’ın verdiği candan başka kimseye borcum yok.
Başını derde sokmak: İstemediği halde kendine zarar verecek bir işin içinde bulunmak.
Başını sokacak yer aramak: Barınacak bir yer aramak.
Başının çaresine bakmak: Yalnız kendini kurtarmaya çalışmak.
Başının etini yemek: Bir konuda çok üstelemek, rahatsız etmek.
Baykuşun hakkı üç serçe, oda ayağına gelir: Kısmeti olanın kısmeti ayağına gelir.
Bekâr gözüyle kız alınmaz: Bir şeyi çok istemekle olmaz, iyi düşünmek, incelemek gerekir.
Bekâra avrat boşaması kolay olur: İşin ehli olmayan birisi o konu hakkında konuşması kolay olur.
Bel bağlamak: Güvenmek itimat etmek.
Bela çıkarmak: Zarar verecek bir durum yaratmak.
Belaya çatmak: İçinden çıkılmaz kötü bir durumla karşı karşıya kalmak.
Ben yanarım yavruma, yavrumda yanar yavrusuna: Ben yavrumun haline acır üzülürüm de yavrumda kendi haline bakmadan durumu ondan daha iyi olan birisine acır, üzülür.
Beni diyenin bendesiyim, beni demeyenin ben nesiyim: Beni sayanı sayarım, beni
saymayanı ben de hiç saymam.
Benim derdim Döndü ile Dönede, senin derdin inek ile danada: Ben işin gönül tarafında bakarken, sen bu işten maddi menfaat beklemektesin.
Besmele duymuş şeytan gibi kaçıyor: Suçluluğunu kabul ediyor. Suçumu yüzüne vururlar diye oradan uzaklaşıyor.
Canını dişine takmak: Bütün gücünü kullanmak, tehlikeleri göze almak, aşırı güç sarfı.
Canlı cenaze: Ölüden farkı olmayan, bitkin, güçsüz.
Cebi delik: Parasız pulsuz, züğürt.
- Ç –
Çabalayan çifte gider: Bir işin olmasını çok isteyene yaptırırlar.
Çağrılmadık yere çörekçi ile börekçi gider: Davet edilmedik yere gidilmez.
Gidenlerin muhakkak bir menfaatleri vardır.
Çalım satmak: Gösteriş yapmak, büyüklük taslamak.
Çalış boş durma, muhanete muhtaç olma: Başkalarına muhtaç olmamak için çalış kazan.
Çalma elin tahta kapısını, çalarlar demir kapını: Gücüne güvenerek acizlere kötülük etme, senden güçlüleri de çıkar sana zarar verir.
Çamaşır yıkayana donun ağarsın denir: Çalışanı takdir et, gayrete getir, taltif et.
Çamur atmak: İftira etmek, lekelemeye çalışmak.
Çantada keklik: Ele geçmiş saymak.
Çapanoğlunun abdes suyu gibi: İçilecek şeylerin kıvamında olmaması, duru.
Çayda kum bende para, işin yoksa metelik ara: Palavra sıktığıma bakma, hiç param yok.
Çayın hakkı üç, ev sahibi gülüyor içtikçe iç: Güler yüz ile yapılan ikramdan dilediğin kadar yiyebilirsin.
Çekip Çevirmek: Yönetmek, idare etmek.
Çene çalmak: Gevezelik etmek.
Çerçinin çağırdığına inan da, eşeğin anırdığına inanma: Sana laf getirine inanma, geçerli olan söz kişinin kendi söylediği sözdür.
Çevir gazı yanmasın: Yaptığı hatalı bir işi örtbas etmek için değişik biçimde yansıtma eğilimi.
Çığırından çıkmak: Bir mesele karşısında çok kızmak, öfkelenmek.
Çıkar yol: İşin çözüm yolu, oluru.
Çiçeği burnunda: Körpe, taze.
Çile çekmek: Eziyet çekmek.
Çingen Çingene çatmayınca kasnak kimin boğazına geçer belli olmaz: iki eşit özelliklerde kişi birbirine denk gelirse işte o zaman hak yerini bulur.
Çivi gibi olmak: Sağlıklı olmaz.
Çocuğu dövüp ağlatıyor, danayı bize bağlatıyor: Başkasına yaptıracağı işi bize yaptırıyor.
Çocuk büyür akıllanır, kamış büyür şekerlenir: Kişi yaşadıkça bilgisi artar, bitkiler büyüdükçe olgunlaşıp işe yarar hale gelir.
Çoğu gitti azı kaldı, güz bitti yazı kaldı: işin önemli kısmı bitti geriye kolay kısmı kaldı. Gayret etmekten vazgeçme anlamında.
Çoluk çocuğa karışmak: Evlenip çoluk çocuk sahibi olmak.
Çorak yerde sümbül bitmez: Beceriksiz kişinin elinden iş çıkmaz.
Çul çürüten: Bir yerde uzun süre misafir kalan.
Çürüğe çıkmak: İş yapamayacak duruma gelmek.
- D –
Dadandırma sarı gelin, dadanırsa yine gelir: Kişiyi kötü şeylere alıştırma, alışırsa her zaman ister.
Dağ dayısı, tavşan gibisi: Dışarıda yiğit, içeride (evde) korkak.
Dağdan gelip, bağdakini kovmak: Kendi yeri olmadığı halde kendi yeriymiş gibi hareket ederek, gerçek yer sahibini huzursuz edip dışlamak.
Dal budak salmak: Akraba, eş dost yönüyle yayılmak. Bir konuda çeşitli yönlerden genişlemek.
Damdan düşer gibi: Beklenmedik ve uygunsuz şekilde.
Dana papuç yemez, bunda bir iş var: Bahane uyduruyor sakın inanma.
Danışa danışa danayı kurda yedirdi: Müşkülpesent, kararsız. Karar verinceye kadar elindekini kaçıran, pimpirikli.
Danışıklı döğüş: Göz boyamak aldatmak amaçlı önceden kurulmuş oyun, şike-kumpas.
Davarı güden kurdu görür: Bir işi tutan o işin tehlikelerini ve risklerini de görür.
Dediği dedik, çaldığı düdük: İnadından vazgeçmeyen, çok inatçı.
Değirmene vardım derdim yanmaya, değirmen başladı fır fır dönmeye: Derdime derman olacak kişiye derdimi anlatmaya vardım onu kendimden daha dertli buldum.
Değirmenin suyu nereden geliyor: Harcanan para veya malın kaynağının belli olmaması.
Deli ile veli aklına düşeni yapar: Bir işin sonucunu deli düşünemediği, veli tahmin ettiği için yapmaya çalışır.
Deli inek sığırın önü sıra gelir: Akılsız kişiler olur olmaz işlerde önde olmaya çalışır.
Delikli taş yerde kalmaz: Farklı olan şeyler diğerlerinden değerlidir.
Deliye yel veriyor eline bel veriyor: Aklın da olmayan kötü işleri aklına getiriyor.
Deliye her gün bayram: Aklı olmayan her günü ayrı sanır onun için kutsal gün mefhumu yoktur.
Dere azına bağ dikme sel için, kocayınca genç kız alma el için: Bir işi yapmaya planlarken ilerde gelebilecek tehlikeleri hesaba katarak yap.
Dereler gölgelendi kötüler öfkelendi: Uygun ortam olduğu zaman kötü kişiler kötülük yapmaktan geri durmazlar.
Desinler ki Şiho’nun hançeri var: İşine yaramasa da gösteriş için bir işi yapmak.
Deveci ile dost olan kapısını yüksek yapmalı: Dost seçerken içtimai durumu hesap etmeli.
Deveye bindikten sonra çalı arkasına gizlenilmez: Yaptığın hata herkes tarafından bilindikten sonra saklamaya çalışmanın bir anlamı olmaz.
Dikili ağacı olmamak: Malı mülkü, çoluğu çocuğu olmamak.
Dikiş tutturamamak: Hiçbir işte başarılı olamamak süreklilik gösterememek.
Dil dökmek: Bir işi başkasını razı etmek için ikna etmeye çalışmak yalvarmak.
Dilden dile konuşmak: Herkes tarafından konuşulmak.
Dile kolay: İşinin veya sorunun söylediği kadar kolay olmaması.
Dili damağı kurumak: Çok susamak.
Dili eşek arısı soksun: Kibarca anlatma varken niye böyle kaba konuşuyorsun?
Dilini tut yahniyi yut: Ulu orta konuşma olur olmaza karışma karlı çıkarsın.
Dilinin altında bir şey var: Söylemek istemediği gizlediği bir şeyi konuşmalarıyla beli etmesi.
Dilere destan olmak: Kişinin bir özelliğine hayran olunup herkesçe konuşulması.
Dinsizin hakkından imansız gelir: Kötünün hakkından yine kötü olan gelir .
Dipsiz kile, boş ambar: Boşa çalışıp çabalama, hayali işlerle bir şey elde edemezsin.
Doğduğuna pişman olmak: Çok eziyet çekmek.
Dolap beygiri gibi dönmek: Aynı yerde hareket etmek sonuca ulaşamamak.
Dolap çevirmek: Hileli işlerle uğraşmak.
Domuzdan kıl çekmek: Cimriden bir şeyler koparmak almak.
Don kesmiş ekin gibi ortada kalmak: Elde avuçta ne varsa uçup gitmesi.
Dostlar alış verişte görsün: Kar zarar gözetilmeden maksat iş olsun kabilinden iş yapmak.
Dört ayağa dört direk, bana saray ne gerek: İhtiyacı karşılamak için kişiye zaruri olanlar lazım, lüksüne gerek yok.
Dünür vardım evin küçük kızına, yazı yazdım aynasının tozuna: Yapılan tercihin hatalı olduğunu kısa zamanda anlamak.
Dünya yıkılsa umurunda değil: Gamsız vurdumduymaz.
Düşe kalka: Zorlukları yene yene.
Düşeş atmak: Büyük bir şansla başarılar elde etmek.
Düşman çatlatmak: Başarılarını göstererek rakiplerine nispet etmek.
Düşmanı anan doğurur, sen dost kazanmaya bak: Önemli olan dost kazanmaktır. Düşman kazanmak kolay olur.
Düşünme derin derin, ayağını sıcak tut basını serin: Gamı kederi boş ver sen sağlığına bak.
Düven öküzünün ağzı bağlanmaz: İş yapan kişiye yaptığı işin özelliğinden faydalanma denmez.
- E –
Ebem sıçtı tavuk deşti: Konuştuğun lafın hiç değeri yok, boş konuşma, boşboğaz.
Eceli gelen it cami duvarına siyer: Belasını arayan kişi, insanların kutsal değerlerine saldırır.
Eğri oturup doğru konuşmalı: Davranışımız nasıl olursa olsun, beğenilmese de doğruyu söylemeli.
Ekmediği yerden biçer: Her işte, kendisine menfaat sağlayacak yönü olan.
Ekmeğine yağ sürmek: Amaç gütmeden birine yardım etmek.
Ekmek elden su gölden: Çalışmadan, başkasının sırtından yaşamak. Asalak.
El adama akıl verir amma, ekmek vermez: El öğüt verir fakat dar gününde yanında olmaz.
El ağzıyla çorba içme:1-Bir başkası adına konuşma.2-Başkalarının sözünü benimseyip kendi sözün gibi konuşma.
El arı, düşman karı: Dosta düşmana karşı küçük düşmemek için zoraki olarak.
El ayak çekilmek: Ortalığın sakinleşmesi.
El ayranı ciğer soğutmaz: Senin yapman gereken işi başkasının yapması seni rahatlatmaz. Elde ki değil kendinde ki daha elzemdir.
El değmemiş: Hiç Dokunulmamış.
El elde baş başta: Karı ve zararı olmadı.
Ele ele vermek: Yardımlaşmak.
El elin yitiğini ıslık çalarak arar: Senin işini senin kadar titiz yapamaz.
El eliyle yılan tutmak: Zararlı ve tehlikeli işleri başkasına yaptırmak.
El içinde vasiyet ettik, ölmezsek olmaz: Söz verdik bir kere zararımıza olsa da sözümüzden dönmek olmaz.
El kadar: Küçücük.
El koymak: Sahiplenmek, sahip çıkmak.
El öpmekle ağız pis olmaz: Makam ve mevki bakımından senden küçük de olsa ona değer vermek seni küçültmez.
El sana taşınan geliyorsa sen ona aşınan var: Sana kötülük yapanlara, sen iyilikle karşılık ver.
El sumsası yemeyen kendi sumsasını büyük sanır: Kendinden güçlü ile karşılaşmayan, kendisini herkesten güçlü zanneder.
Elden kalan, elli gün kalır: Başlanılan bir iş ertelenirse o iş sürüncemede kalır.
Elden ayaktan düşmek: Yaşlanmak, gücünü yitirmek.
Elde yiyen yolda acıkır: Başkalarından edinilen menfaatler hayatını devam ettirmeye yetmez.
Ele avuca sığmamak: Çok hareketli olan, afacan, hiperaktif.
Elekçiyi hanım etmişler, kapı kapı ekmek dilenmiş: Ne kadar uğraşırsan uğraş, huylu huyundan vazgeçmez.
Eli ayağı bu kesmek:1-Ansızın aldığı habere çok üzülmek, donup kalmak.
2-Eli ayağı çok üşümek.
Eli cebine varmaz: Cimri, para harcamayan.
Eli çabuk: Bir işi hızlı ve çabuk yapan.
Eli hamur karnı aç: Uğraştığı halde başkalarına yarar sağladığı halde kendisi istifade edemeyen.
Eli koynunda: İsteğine ulaşamamış.
Elifi görse mertek sanır: Okuryazarlığı olmayan.
Eli kulağında: Olması gerçekleşmesi çok yakın.
Eli yüzü düzgün: Dış görünüşü iyi olan.
Elim batman gözüm terazi: Tecrübemle bir çokluğun kaç ölçek geleceğini aşağı yukarı bilirim.
Elime ne koydun ki yüzüne onu çalayım: Bana iyilik yapmadın ben sana karşılık veriyim.
Elimi yudum koltuğumun altında sildim: Bir işte sonucu vardım bitirdim.
Elinde doğmak: Bir aile dostunun çocuğu doğduğu günden beri tanımak.
Elini yüzünü yumaz ama yinede işi rast gider: Pek beceriksiz ama, şansından işleri hep rast gidiyor.
Elinin hamuru ile erkek işine; elinin çamuru ile kadın işine karışma: Kadının erkek işine, erkeğin de kadın işine karışması iyi olmaz.
En akıllısı değirmene yoğurt öğütmeye gidiyor: En akıllıları bile olmayacak işlerle uğraşıyor.
Eneğine enek, bana saray ne gerek: Elimdeki varım bana yetiyor, fazlasını istemem.
Er lakabıyla anılır: Yiğit yaptığı işlerle ün kazanır, nam alır.
Erine göre bağla başın, horantana göre pişir aşın: Kocayın huyuna göre hareket et, malını idareli kullan.
Er kalkan yol, er evlenen döl alır: İşlerine önce başlayanlar diğerlerinden devamlı önde olur. Erken kalkan işini erken yapar. Erken evlenen de çoluk çocuğa erken kavuşur.
Eski çamlar bardak oldu: Zaman geçmesiyle her şey değişti.
Eski çarık pınası, bulun gelin neresi: Eski düzen devam ediyor, gelin geldi ama bir değişiklik olmadı.
Eski hamam eski tas: Her şey eskisi gibi, hiçbir değişiklik yok.
Eşeğine gücü yetmeyen kürtününü dövermiş: Kızdığı güçlü kişiye bir şey yapamayacağını bilen kişi onun malına zarar verir, hırpalar.
Eşek eşeği ödünç kaşır: Her iş karşılıklıdır.
Eşek tavlamakla yola gelmez: Fıtratı kötü olana ne yaparsan yap iyilik
yaptıramazsın.
Eşekten inmez, sözünden dönmez: İnatçılığından doğruları kabullenmez.
Etliye sütlüye karışmamak: Hiçbir işe karışmayan.
Etme kulum bulursun, inileme ölürsün: Bu dünyada ettiğini çekeceksin. Kurtulurum zannetme.
Evdeki hesap çarşıya uymadı: Tasarladığı gibi olmadı, yanlış hesap etti.
Evde bulgur yok, biz olduk bölükbaşı: Kendi halimize bakmadan boyumuzdan büyük işlere kalkıştık.
Evden kedi gitse yeri belli olur: Giden kim olursa olsun yeri aranır.
Evinde yok ufralık, gönül ister kâhyalık: Gücü kudreti yetmediği halde, yüksek mevki ve makam isteme arzusu.
Evinizde yok bir tas katık, ilvanının ocağı batık: Elinde avucunda olmadığı halde zenginle lüks yarışına kalkışma, haddini bilmeme.
Evirip çevirmek: Çok incelemek. Bir işi istediği şekle, kıvama getirmek. Üstesinden gelmek.
Evlek evlek sattık, böyle böyle battık: Elde olan her şeyi düşünmeden sata sata bitirip kötü duruma düştük.
Eyüp sabrı: Ne ağır ve sürekli üzüntülerden bile yakınmamak.
Eyvallah etmemek: Kimsenin boyunduruğu altına girmemek, eğilmemek, minnet etmemek.
Fasulye gibi kendini nimetten saymak kendini değerli saymak:
Fazla kurcalama altından çapanoğlu çıkar: iş olumsuz oldu diye fazla kurcalama, arkasından başka güçler çıkabilir.
Feleğin çemberinden geçmek :Başından çok iş geçmiş olmak, çok tecrübe sahibi.
Foyası meydana çıkmak: Gizlediği gerçek yüzünü açığa çıkması.
- F –
Fasulye gibi kendini nimetten saymak: Kendini değerli göstermek.
Fazla kurcalama atından çapanoğlu çıkar: İşi olumsuz oldu diye fazla kurcalama arkasından başka güçler çıkabilir. Yozgat’a öz bir sürü hikâyesi vardır.
Feleğin çemberinden geçmek: Başında çok iş geçmek çok tecrübe sahibi olmak.
Fırsat düşkünü: Fırsatları değerlendiren çıkarcı.
Fitne fücur: İki kişiyi birbirine düşüren.
Fol yok yumurta yok: Hiçbir sebep yokken, varmış gibi bir havaya girmek.
Foyası meydana çıkmak: Gizlediği gerçek yünün açığa çıkması.
- G –
Gafil avlanmak: Hazırlıksız yakalanmak.
Galbur suya gitti, gör ki ne getire: Hayale kapılıp hiç olmayacak işlere kalkıştık bakalım sonuç nasıl olacak. (Hocanın göle yoğurt çalması gibi)
Gam Yememek: Üzülmemek.
Gani gönüllü: Gönlü zengin.
Garip itin kuyruğu düşünde gerek: Kimsesiz kişilerin dik başlı olmaması.
"Bir Çift Durna Gördüm" türküsü, Yozgat yöresine ait en dokunaklı ve derin anlamlar barındıran bozlaklardan biridir. Bu güzel eserin hikayesi ve arka planı hakkında şunları söyleyebiliriz:
Türkünün Hikayesi ve Teması
Türkü, Nida Tüfekçi tarafından Yozgat'ın Deremumlu köyünden İbrahim
"Bir Çift Durna Gördüm" türküsü, Yozgat yöresine ait en dokunaklı ve derin anlamlar barındıran bozlaklardan biridir. Bu güzel eserin hikayesi ve arka planı hakkında şunları söyleyebiliriz:
Türkünün Hikayesi ve Teması
Türkü, Nida Tüfekçi tarafından Yozgat'ın Deremumlu köyünden İbrahim Bakır'dan derlenmiştir. Hikayesi doğrudan belirli bir olay üzerine kurulmuş olmaktan ziyade, Anadolu kültüründeki "turna" imgesi ve gurbet duygusu üzerine inşa edilmiştir.
* Turna Figürü:
Anadolu halk kültüründe turnalar; saflığın, sadakatin (tek eşli oldukları için) ve haberleşmenin sembolüdür. Göç yolları üzerinde olmaları sebebiyle gurbetteki aşık, sevgilisine haberini turnalarla gönderir.
* Ayrılık ve Yaralı Turna: Türkünün sözlerinde geçen "Bir çift durna gördüm gölde yoğrulmuş / Avcı vurmuş kanatları kırılmış" dizeleri, hem fiziksel bir yaralanmayı hem de manevi bir yıkımı temsil eder. Şair, kanadı kırık turna ile yâriyle arası açılmış veya gurbete düşmüş kendi hali arasında bir bağ kurar.
* Haberleşme Arzusu: Türkü boyunca ozan, turnalara yalvarır. Onlardan kendi memleketine (Deremum'a, Yozgat'a) uğramalarını, eşe dosta selam söylemelerini ister.
Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği ( İlk Yayın Tarihi 27.04.2007 )
Var olmak olabildiğince! Nefes almak, yaşamak dolu dolu, heba etmemek zaten olmayan hayatı. Kim kimdir? Ne önemi var, değil misin etten kemikten? Yalın ola karnına, çulun ola sırtına. Bir mücadeledir yaptığımız ne için
Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği ( İlk Yayın Tarihi 27.04.2007 )
Var olmak olabildiğince! Nefes almak, yaşamak dolu dolu, heba etmemek zaten olmayan hayatı. Kim kimdir? Ne önemi var, değil misin etten kemikten? Yalın ola karnına, çulun ola sırtına. Bir mücadeledir yaptığımız ne için ne olduğunu bilmeden. İmtihan demiş yüce yaradan. Aklını kullan bak! Ölümde var başucunda demiş.
Kim bilir? İnkâr edersin beni, lakin etrafına bak ve hatırla demiş ölümü.
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak, ama yarın ölecekmiş gibi hazır olmak ölüme.
Ha ıssız bir başına, ha eşin dostun arasında. Ne hafifletebilir ki bir gün elveda demeyi?
Bir varmış, bir yok muştan öte nedir ki hayat? Bir gün konduğunda musalla taşına.
Ne önemin vardır ki kalanlar için? Göstermelik ağlayan birkaç kişi ve belki oda yok! Bıraktığın malın hatırıdır belki de o kadar gözyaşı. Ağlarsa ananın ağladığını, birçoğununsa ağlar gibi yaptığını söyleseler de inanma.
Koptuğunda kıyametin, kim kurtarabilir ki biçare canını?
Dönmek toprağın kara bağrına. Uzanıp yatıvermek bir örtü dahi olmadan üstünde.
Bak sende düştün toprağa, nerden gelir nere gidersin yolcu, derler bir gün sana da.
Of offff, düşün bakalım ey filozof, senden öncekiler de aradılar bu sorunun cevabını. Gidenin çok, dönenin olmadığı âlemdesin şimdi. Gözlerin aramasın kimseyi, burada tanıdık bulamazsın. Herkes bir başka telaş içinde.
Bitmez sandığın hayatının meyvelerini toplama zamanıdır şimdi. Hasat hoşuna gitmedi mi? Unutma! Nadas da yok seneye.
Hanların hamamların vardı, ağanın oğlu idin, bulutlarda idi başın. Ne oldu mahzunlaştın böyle?
Tıkadın kulaklarını duymadın, kör etti dünya gözünü görmedin.
Bak! Şimdi buradasın ve bir başına.
Nerde sevdiklerin, anan baban? Ne acıdır kalmak bir başına.
Sevdalar yaşadık hayâsızca, hak hukuk dinlemedik pervasızca.
Bitmez sandık ne bilelim bu devranın. Ben gidiyorum yolum uzun. Azık gerekmez! Vakit yok zaten yemeye.
Görebilseydim sevdiklerimi son bir kez; söyleyebilseydim onlara.
Diyebilseydim gördüklerimi…
İç karartmak değildir muradım. Gidip gelemedim ama bir gün ölmeyi düşünen var mı aranızda?
Bir gün motorların stop diyeceği günü hayal eden. Bıraktık nice sevdiklerimizi toprak ananın kara bağrına. Duysa kızardı bize. Hem ana dersin, hem kara.
Zaten benden gelmedin mi? Yediğin içtiğin benden doğmaz mı, demez mi toprak ana?
Ne ihanetler ettik anamıza. Zaten hep ihanet etmez miyiz? Oysa insan demişler bize.
Kendi nesline düşman olan, bir başka canlı var mıdır yeryüzünde?
Düşünmektir farkımız, güya akıl.
Hangi akıldır, geniş dünyayı dar eden başımıza?
Hak ve hukukun taksim edildiği âlem yakındır. Acelesi yoktur Yaradan’ın, münezzehtir zamandan. Ne zalimler gelip, neleri geçmiştir; kalmış mıdır sizce yanlarına?
Hep bir didişme, hep bir telaş. Tarih diye yazdıklarının nerdeyse tamamı savaş ve gözyaşı. Zaman yakın, etsen ne olur ki gözü şaşı.
Bir avuç toprak, birinden alıp birine satsak.
Bu mudur amacımız? Dört günden ibaret dünya da?
Sür bakalım nereye kadarsa serv-ü sefada.
Güçlüydün hani? Yıkılmazdı tahtın.
Kaçsan da yakaladı bak! Seni de bahtın.
Âlemi cennet, nar-ı cehennem de yakın.
Habille –Kabili suçlama, icat etti diye ölümü.
Yaradan emretti, gör de işleme diye zulmü.
Nereye baksak ölüm- zulüm, senin de dolacak bir gün günün.
Güçlü idin, bükülmez sanırdın bileğin, zaman dediğin nedir ki?
Bak! Büküldü senin de belin.
Anan, baban kaybolup gittiler.
Hani şiirdeki gibi zaten yoklar mıydı?
Bir hoş seda duyulur gök kubbeden, tanıdık bir musiki yayılır semaya. Bak yoksun(!) şanın da yok. Keşke bir at olsaydın, belki meydan benim derdin.
Öyle insanlardan, öldüğü zaman hiç yaşamamış olanlardan olmak ne kadar acı!
Ölüm bir başlangıç; ya sonu?
Yarab! Bütün mazlumları sen koru.
Not: Soner Yalçın'ın "Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı" adlı kitabın okumasından sonra bu yazı kaleme alınmıştır.
Her günkü gibi akşam olmuş; yemek-çay faslından sonra haberleri seyredip son günlerin en çok okunan kitaplarından birini elime almış,
Kan Testi ( İlk Yayın Tarihi 08.06.2007 )
Not: Soner Yalçın'ın "Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı" adlı kitabın okumasından sonra bu yazı kaleme alınmıştır.
Her günkü gibi akşam olmuş; yemek-çay faslından sonra haberleri seyredip son günlerin en çok okunan kitaplarından birini elime almış, rutin okuma saatimi doldurmayı düşünüyordum. Ertesi gün nasıl olsa tatildi. Küçük bir demlik çay yapıp, sigaramı da başucuma koyarak okumaya başladım.
Bu tür komplo teorileri ve ilginç konular üzerine çok okumuştum ama söylediğim gibi birçoğu teoriden ibaretti. Ancak bu kitapta birçok alıntı vardı ve ciddi referanslar içeriyordu. Hem kitap çok satmıştı, hâlen de muazzam satışları vardı.
Neyse, uzatmaya gerek yok. Konu: "Dönmeler". Yanlış anlaşılmasın, seksüel açıdan değil! Daha önceden dini veya milli kimliği farklı olup da, sonradan Müslümanlığı kabul etmiş, Türk kimliğini benimsemiş insanlardan bahsediyorum. Konuya böyle genel ifadelerle yaklaştığımız vakit, bizim de millet olarak bir nevi "dönme" olduğumuz söylenebilir. Çünkü biz de Müslümanlığı sonradan kabul etmişiz. Milliyetimizde çok şükür bir değişme olmadı; her zaman Türk’tük ve Türk kaldık.
Ama biz samimiydik. Yıllarca İslam’ın bayraktarlığını yapıp, yönetimimize aldığımız milletleri barış ve huzur içerisinde idare ettik. Müslüman olmuş gibi gözüküp de Şaman takılan, asla bir zulüm idaresi olmadık. Zaten olamazdık da... Çünkü mensup olduğumuz din buna izin vermezdi.
Problem de konu da şu: Yıllardır bildiğimiz önemli birçok insanın, hatta tarihimize yön vermiş birçok şahsiyetin "dönme" olması. "Olabilir, doğaldır," dedim kendi kendime. Çünkü biliyordum ki tarihimizde samimi olan birçok "dönme" şahsiyet vardı ve ülkelerine güzel hizmetler vermişlerdi.
Sayfalar ilerledikçe bu kitapta normal olmayan birçok olaya şahit oldum. Birçoğunun samimi olarak dönmediğini; kapalı bir cemaat olarak eski fikir ve zikirlerine devam ettiklerini, hep birbirleriyle evlendiklerini, dışarıya kız vermeyip dışarıdan da kız almadıklarını keşfettim. Karşımıza sistemli bir aile hâkimiyeti çıktı. Öyle bir düzen ki kim idareyi ele geçirirse geçirsin, muhakkak aileden en az bir kişi bu gruba dâhil. Yani günümüzde bir sürü siyasi parti var; bu partilerin her birinde aileden birçok insan var. Hem de bu partilerin kurmay kadrolarında... Hangisi iktidara gelirse gelsin, işler tıkırında.
Okumaya hızla devam ederken içtiğim çayların etkisiyle olacak, tuvalet ihtiyacı hâsıl oldu. Tuvaletten tam ellerimi yıkayıp çıkacakken, aynaya gözüm ilişti. Uzun zamandır aynaya bakmadığımdan kendimi inceledim bir an ve kafamda bir ışık yanıverdi. Hani bir şeyi keşfeden insanın haletiruhiyesinde bir aydınlanma olur ya, hah işte tam ondan. Baktım ki gözlerim renkli, cilt tonum kumral. "Sakın," dedim, "sakın sen de mi!" Bir anda okuma keyfim kaçtı, aynada kendimi seyreder buldum.
Derlerdi de inanmazdım; insanın kafasına parlak fikirler hep helada gelir diye. Hatta "Türk’ün aklı ya kaçarken ya da sıçarken başına gelir," sözünün doğruluğunu da teyit etmiş oldum. Biz ailecek renkli gözlü, beyaz tenli ve kumralız. "Sakın biz de dönmüş, özelleşmiş, halka açılmış olmayalım?" dedim.
Bu durum kafamı karıştırdı ve süratle araştırmaya başladım. Türklerde yeşil gözün olduğunu öğrendikten sonra biraz rahatladım zira ben de yeşil gözlüydüm. Ancak ailede mavi gözlü olanlar da vardı; işte bu kafamı karıştırıyordu. Çünkü Türklerde mavi göz olmadığını söylüyorlardı. Hani derler ya "Sütçüden misin, tüpçüden mi?" diye; bu, tüpçüden-sütçüden de tehlikeli bir durumdu. Sütçüyle tüpçü nasıl olsa yerli, memleket insanıydı.
Olayın vahameti beni deli etmişti. Nüfus idaresindeki torpillerimi kullanarak şeceremi araştırdım. Ulaşabildiğim son nokta dedemin dedesi olup onun da nereden geldiği, kim olduğu net değildi; sadece ismini öğrenebilmiştim. Aslında içimi ferahlatan şeyleri babamdan dinlemiştim: "Moskof harbine giden dönermiş de Yemen’e giden dönmezmiş.". Yemen’de kalmış dedemin kardeşi; binlerce isimsiz kahramandan sadece bir tanesi. Babam dedesini görmemiş, ona da babası anlatmış. Babasının dedesi âlim bir insanmış; medrese eğitimi almış, dindar bir insan olduğu rivayeti bize kadar ulaşmıştı.
Şecerenin ötesini öğrenmek için Osmanlı Dönemi nüfus kayıtlarına girmek gerekiyordu. Bunun da çok meşakkatli ve zor olduğunu öğrenince dünyam yıkıldı. Yemeden içmeden kesilmiş, bütün aile fertlerinden huylanır olmuştum. Hadi büyük dedemizin adı "Agop Efendi" ya da "Salomon Efendi" ise? İşte bu benim için büyük bir yıkım olacaktı. Ben ki Ülkü ve Turan ateşiyle yanan, fanatik bir milliyetçiydim. Yıllarca "Müslüman Türk" diye yaşa; sonra biri gelsin, "Deden Agop’a ne kadar da benziyorsun," desin!
Aman Allah’ım! Yoksa....
Küçükken rahmetli Nazif amcanın bahçesine girer, meyvelerini yolardık. Bazen bizi görür, hızla bize doğru koşar ve "Gâvur tohumları!" diye bize küfrederdi. Yoksa Nazif amca bunu bilinçli mi söylerdi? Ama bir kişi değildik ki, mahallenin bütün uşağı da "gâvur" olamazdı ya. Yoksa bütün gâvurlar aynı mahallede mi oturuyorduk? (Nazif amca hariç tabii)
Bu fikirlerle kafam dolu iken çalıştığım kurum, yöremizde her sene düzenlenen festivale hazırlanıyordu. İlimizde her yıl tekrarlanan bu festivalde sanatçılar davet edilir, mehter takımı gösteriler yapar, bir sürü etkinlik düzenlenirdi. Kurum amirimiz bütün birim amirlerini toplantıya çağırdı. Ben işlerimi bahane ederek katılmadım. Toplantıda görev taksimatı yapmışlar; bana da gıyaben mehter takımı düşmüştü. Görev tebliğ edildiğinde, "Ulan," dedim, "herkese güzel kızların olduğu gruplar düşmüş, bana da pala bıyıklı mehteran bölüğü!". Bu nasıl kader? Gökten Hülya Avşar yağsa, kafamıza rahmetli Kazım Kartal düşecek.
Neyse, "Vardır bunda da bir hayır," dedik. Pala bıyıklı mehter babaları almak için komşu vilayete otobüsle gittik. Yolda misafirlerimizle muhabbet ettik. Öyle abidik gubidik bir mehter değil bu; Amerika’daki Türk yürüyüşüne bile katılmışlar. Yani arkadaşlar milli.
Ertesi gün Cumhuriyet Meydanı'nda protokolün karşısında yerlerini aldılar. Çalınan marşları huşu içerisinde dinledik. Yanımda "koca kurt", baba milliyetçi Veyis ağabey var. Mehter son marşına geldi. Biz marşlarla sarhoş olmuş durumdayız. Veyis ağabey hiç konuşmuyor, kaşlarını çatmış her an taarruza hazır bekliyor.
Mehterbaşı "Hücum Marşı" komutunu verdi. Bir "güm" sesinden sonra mehterbaşı "Muhammed aşkına!" deyince, öndeki iki babayiğit kılıçları "şakkk" diye çekip cenk vaziyeti aldılar. O an bende, “et kemikten, ruh bedenden” ayrıldı. Dünyayla bütün irtibatım kesildi. Gözlerime yaş, kollarıma kelimelerle ifade edemeyeceğim bir kuvvet geldi. Dedim ki kendi kendime: "Şu platformda oturan ne kadar adam varsa, platformla birlikte kucaklayıp meydana fırlatayım!" Bu, zevata kızgınlığımdan değil, kollarıma gelen kuvvetin şiddetini anlatmak içindi.
O zaman anladım Seyit Onbaşı'nın o koca mermiyi nasıl kaldırdığını. O zaman anladım; bilimin kabul etmediği o kahramanlıkların nasıl vuku bulduğunu. Marşı dinledikten sonra dedim ki: "Oğlum Uğur, kanın temiz aslanım! Hiç boşa araştırıp zahmet etme." Aklıma hemen Atatürk’ün o meşhur sözü geldi: "Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.". Rahmetli önder, şüphesiz bilimsel verilerden değil, kanımızdaki ruhtan bahsediyordu.
İşte Çanakkale ruhu budur! Yıllarca harp meydanlarında bizi üstün kılan ruh budur! Ölüme bir çiçek bahçesine girercesine koşan kaç millet bulabilirsin yeryüzünde?
"Ölürsem şehit, kalırsam gazi" düsturu bizi biz yapan olgudur.
Kanın testi işte budur. Kanında karışım olup olmadığını, samimiyetini iki dakikada öğrenebilirsin. Bir bela gelince vatanın başına, acıyor mu için? Bir Müslüman’ın, bir insanın zulme uğrayışı etkiliyor mu seni? Sızlıyor mu yüreğin? Islanıyor mu gözlerin? O halde vallahi de billahi de temizdir kanın.
Bu kan, bin yıl geçse de saflığını koruyacak; rengini atalarımızın kanından alan al sancak, hep dalgalanacaktır.
Dedim ya, Kafam Karışık - ( İlk Yayın Tarihi 05.08.2006 )
Oturmuşum bilgisayar denen "gâvur icadı" makinenin başına. Yeni de almışım makineyi hani... Office de yüklemediler makineye, o kadar da para verdik anasını satayım. "WordPad" diyorlar bu programa. Klavye de bir tuhaf. Yahu hoparlör de
Dedim ya, Kafam Karışık - ( İlk Yayın Tarihi 05.08.2006 )
Oturmuşum bilgisayar denen "gâvur icadı" makinenin başına. Yeni de almışım makineyi hani... Office de yüklemediler makineye, o kadar da para verdik anasını satayım. "WordPad" diyorlar bu programa. Klavye de bir tuhaf. Yahu hoparlör de çalışmıyor ki müzik dinleyek. Ben miyim acaba tuhaf olan?
Dedim ya, kafam karışık.
Bir sistem, bir plan, bir proje de yok. Hani rüzgâra göre sallanma, güneşe doğru otomatik "şemşamer" (ayçiçeği) düzeni dönüşler...
Bir çırpınma, bir didinme; anlamsızlığına bir anlam verebilme çabası. Kimim, neyim? Bu mu hayatım? Hayat bu mu? Uzunca bir koridorda gidip gelmek mi sadece işim? Koridorun öte yanında ne var? Mecbur muyum bu koridorda gidip gelmeye?
Dereden tepeden okumalar, yığınlarca müsvette; "şu olur, bu olmaz, yırt at, yeniden yaz, bu olmadı şu olurdu" vesaire vesaire...
Velhasıl... Dedim ya: “Kafam karışık.”
Her gün aynı yemeği yemek... (!) Yahu et yiyen etten usanır be. Bak, salata da var elinin altında. Kurtul şu tekdüzelikten. Çeşit takıl oğlum, biraz çeşit! Allah'ın kara Türk'ü; kargadan başka kuşlar da var. Haftalar haftaları, aylar ayları ve maalesef yıllar yılları izliyor; ben yine aynı ben.
Okuduğum, okuduğumu sandığım bir sürü zırva. "Sulandı beynim", vıcık vıcık. Bir boşluk, bir anafor, bir hortum mu desem? Kelimeler kifayetsiz, harfleri çatamıyorum. Neler oluyor, nereye gidiyorum, nerdeyim; doğrusu pek de bilmiyorum.
Dedim ya: “Kafam karışık.”
Önceleri roman okurduk; hayaller dünyasında doya doya gezer, yazarın betimlemeleri ile sanki oradaymış gibi içlenip kahramanları sanki tanıyormuşuz gibi olurduk. Sabah olurdu bazen. Kaptırırdım dolu dizgin; "arkası yarın", "haftaya buluşuruz", "az sonra" demeden bütün diziyi bir anda seyretmek arzusuyla...
Sonraları değişik okumalar tavsiye olundu ve işte ne olduysa o zaman oldu. Bir tarih merakı, komplo teorileri, bir sürü fantastik ve hatta fantezi...
Bilgiliyim diye iç dünyada bir kibir. Muhabbet açıldığında saatlerce anlatmak; mütevazı davranmaya çalışıp, iki kitabın yalan-yanlış bilgilerini dahice zikretmeye çalışmak...
"Şunu okudum, şunu okuyorum, şunu oku" diye etrafa telkinler. "Bilmiyorum" diyememek. "Nefis" dedikleri bu herhâlde diye nefsin üzerine atıp, her şeyden kurtulmayı ümit etmek.
Eee dedik ya: “Gardaşım, kafamız karışık.”
Ulan! Hiç mi bir şeyi doğru yapamazsın be? Okulu bile, babanın dediği gibi, kriko ile zor bitirdin. Ne adam gibi sevebildik ne de sevdiğimize verdiğimiz sözü tutabildik.
Hafakanlar basıyor dört bir yanımdan, urganım dolaşık.
Bir katre gözyaşına hasret, gözlerim kamaşık.
Anladık abi, kurban olayım kes artık; anladık ki kafan bir milyon, aklın karışık!
Ziya Türküsü
"At üstünde kuşlar gibi dönen yar, gendi gedip ehbapları kalan yar" nakaratıyla söylenen Ziya Türküsü’nün hikâyesi şöyledir; Ziya yakışıklı bir delikanlıdır. Yozgat'ın Karacalar Köyü'ndendir. Aynı köyden Fikriye (kızlık soyadı Çevik) adlı kızı sever, nişanlanır. Fikriye'nin babası
Ziya Türküsü
"At üstünde kuşlar gibi dönen yar, gendi gedip ehbapları kalan yar" nakaratıyla söylenen Ziya Türküsü’nün hikâyesi şöyledir; Ziya yakışıklı bir delikanlıdır. Yozgat'ın Karacalar Köyü'ndendir. Aynı köyden Fikriye (kızlık soyadı Çevik) adlı kızı sever, nişanlanır. Fikriye'nin babası Karacalar Köyü İmamı Ali Hoca’dır. Ali Hoca Kızıltepe Köyü'ne imam durur. Ziya, sık sık nişanlısını görmeye at sırtında gider, iki taraf da birbirini oldukça sevmektedir. Ziya bir gün ekin sularken üşütür ve karın ağrısından şikâyet eder. Doktora gider gelir ama fayda bulamaz ve bir hafta içerisinde ölür. (Bir başka söylentiye göre; Ziya Bey yakışıklı, at düşkünü çok iyi ata binen, iyi cirit oynayan bir yiğittir, iki köy arasında oynanan ciritte attan düşer ve orada ölür.)
Fikriye, nişanlısı Ziya'nın ölümü karşısında duymuş olduğu acıyı şiire döker ve Ziya Türküsü ortaya çıkar. Ağıtın tamamı 30 kıtadır. Yozgat'ta çok sevilen ve söylenen bir türküdür.
Her yer bembeyaz, soğuk ve kar;
İçimde bir hüzün, gelmedi gitti bahar.
Kışı severim aslında, güneşi hazetmem;
Yaz gösterir gerçeği, gizli kalmaz bana ait hiçbir dem.
Kış örter sanırım hüznümü, kimsem ise ne yok ne var...
Her yer bembeyaz, soğuk ve
Nevbahar ( İlk Yayın Tarihi 19.12.2008 )
Her yer bembeyaz, soğuk ve kar;
İçimde bir hüzün, gelmedi gitti bahar.
Kışı severim aslında, güneşi hazetmem;
Yaz gösterir gerçeği, gizli kalmaz bana ait hiçbir dem.
Kış örter sanırım hüznümü, kimsem ise ne yok ne var...
Her yer bembeyaz, soğuk ve kar; İçimde bir hüzün, gelmedi gitti nevbahar.
Tarifi yoktur derdimin, hekim kâr etmez.
Yâr mıydı bunca yılı bana zehir eden? Aslında o da çok fark etmez.
Dedim ya, kış örter sanırım hüznümü; kimsem ise ne yok ne var...
Her yer bembeyaz, soğuk ve kar; İçimde bir hüzün, gelmedi gitti nevbahar.
Buğulu bir göz, hele o eda, belki de o gamzeler...
Gün gelir solar gülün, belki mihrican değer.
Vakit tamam artık, gitmeli; bekliyor güzel bahçeler, kim bilir ateşten kazan?
Nereye deme birader, artık senindir zaman.
Kışı sever olduk, örtülmesin hüzün;
"Kimsem ise hiç olmadı" demiyorum; artık var!
Ne yapalım, o kadar da bekledik...
Her yer hâlâ bembeyaz, soğuk ve kar; İçimde kaldı bu hüzün, gelmedin!
Gidiyorum! Elveda, ey vefasız nevbahar!
Çocukluk Hayallerim ( İlk Yayın Tarihi 09.05.2007 )
Mahalle küllüğünde top oynamaktı mutluluk,
Bakkala varıp "Gazi amca şeker ver" demekti.
Bayramı beklemek, iskarpinle yatmaktı belki de.
Nazif amcanın bahçesindeki eriği aşırmaktı bazen,
Ekmek üzerinden kalan parayı unutturmaktı.
Küçük
Çocukluk Hayallerim ( İlk Yayın Tarihi 09.05.2007 )
Mahalle küllüğünde top oynamaktı mutluluk,
Bakkala varıp "Gazi amca şeker ver" demekti.
Bayramı beklemek, iskarpinle yatmaktı belki de.
Nazif amcanın bahçesindeki eriği aşırmaktı bazen,
Ekmek üzerinden kalan parayı unutturmaktı.
Küçük dünyamda büyük işler olurdu hep;
Hayallerimde yoktu pek, hayali hayal etmek.
"Biz ve ötekiler"di çocukça anlaşılan;
Zengin nedir? İlk babamdan öğrenmiştim.
Olmamıştı hiç bisikletim, zaten sürmeyi de bilmem.
Uğur Sağlamer
İnsanı Yaşat ki Devlet Yaşasın ( İlk Yayın Tarihi 25.04.2007 )
"Tornavidayı uzat" dedi Kelami usta. Yumuk yumuk ellerinde kılıç gibi duran tornavidayı uzattı ustasına Mehmet: "Buyur usta," dedi.
Dokuz yaşındaydı Mehmet. Küçük yaşta hayatın acı gerçekleriyle tanışan binlerce çocuktan sadece
İnsanı Yaşat ki Devlet Yaşasın ( İlk Yayın Tarihi 25.04.2007 )
"Tornavidayı uzat" dedi Kelami usta. Yumuk yumuk ellerinde kılıç gibi duran tornavidayı uzattı ustasına Mehmet: "Buyur usta," dedi.
Dokuz yaşındaydı Mehmet. Küçük yaşta hayatın acı gerçekleriyle tanışan binlerce çocuktan sadece bir tanesiydi. Babası ara işlerde çalışan, kazandığının tamamını içki masalarında ziftlenen bir adamdı. Yine bir gün kafayı dumanlarken çıkan kavgada arkadaşını yaralamış ve cezaevine düşmüştü. Dışarıda olsa ne faydası vardı ki zaten; ha varlığı ha yokluğu!
Daha yirmi beşinde olan Zeliha gelin; varlığı yokluğu belli olmayan lakin "gölgesi yetiyor" dediği, evlendiğinden bu yana kendine gün yüzü göstermeyen bu sarhoş adamı bu kadar arayacağını doğrusu hiç düşünmemişti. Cehalet değil de neydi ki? Uzun zamandır gündeliğe gidip zar zor bir tencere kaynatabiliyordu. Evde iki çocuğun geçimini sağlayabilmişler gibi, daha birkaç ay önce Hatice’yi doğurmuştu Zeliha gelin. “Keşke,” dedi; keşke erkek olsaydı diye geçirdi içinden. Erkek olsa hayatını kurtarırdı diye düşündü. Kendi evliliği gelmişti belli ki aklına; minik Hatice’sinin de kendi kaderini paylaşmasından korktu kim bilir!
Yokluktan, hamileliğinde doktora bile gidememişti. Minik Hatice’sini kime bırakıp gidebilirdi ki koca şehirde? Bir an köyü geldi gözünün önüne. Ne güzel günleri olmuştu köyünde; envai çiçekle bezeli kırlar, kuzuların depreştiği, oynaştığı yemyeşil bayırlar...
Derinden bir "Ah!" çekti. Bir kuzunun meleyerek anasını aradığı gibi, anasının yanında olmayı o kadar çok istedi ki. Ama artık bu da mümkün değildi.
Babasından sonra anasını da kaybetmişti birkaç yıl evvel. Cenazesine bile gidememiş, deli olmuş, hayata kahretmişti. Belki de bu yüzden üzülüyordu: "Bir daha sılaya dönememek!". Tek erkek kardeşi de çobanlık yaparak beş çocuğuna zaten kıt kanaat, zor bakıyordu. Nasıl dönebilirdi ki?
"Üzülme ana," dedi Mehmet, "Ben çalışır; sana ve kardeşlerime bakarım.". Ne kadar üzülmüş, yüreği lime lime olmuştu. İlkokul ikiden üçe henüz geçmişti Mehmet. Konu komşunun da yardımı ile Kelami ustanın yanına çırak olmuştu artık. Sabahın köründe kalkıyor ve yola koyuluyordu. Kelami usta, belki de kendi çıraklığını hatırlıyor, Mehmet’e kötü davranıyordu. Belli ki kendi ustası da ona öyle davranmıştı. Zaten hep öyle olmaz mıydı; sanat bellemek o kadar kolay mıydı?
Aslında fena bir adam da değildi Kelami usta. Soğuk kış günlerinde yamalı hırkasıyla işe gelen minik çırağına kalınından, şöyle yorgan gibi bir gocuk almış; üstelik parasını haftalığından da kesmemişti.
Yumuk yumuk elleri kir, pas ve yağ içinde işten geliyor; Zeliha gelin bu duruma çok üzülüyordu. Hele haftalığını anasına verirken takındığı o "büyük adam" edası yok mu, deli ediyordu biçare anayı. "Küçük adam", "evimin direği" diye sever olmuştu Mehmet’i. "Sana ev alacağım, usta olacağım, çok ama çok para kazanacağım," diyordu.
Hayat, bu yaşta paranın ne olduğunu öğretmişti ona. Minik bedeni sabah işe uyanamıyor, anası içi kan ağlayarak onu uyandırmaya çalışıyordu. Zeliha gelin, küçük adam kıvrılmış yatakta yatarken onu ağlayarak seyrediyordu.
Ellerini cebine sokup yarı uyanık yola çıkan Mehmet, okulun önüne gelince gözlerini fal taşı gibi açıp çocukları seyrediyordu. Çok değil, bir dönem önce kendisinin de içinde olduğu bu görüntüyü hayallerinde yaşayıp öyle devam ediyordu yoluna. Orada fazla kalmak istiyor, ayrılmak istemiyordu; lakin Kelami usta kızardı.
Evde yalnız yakaladığı anlarda önlüğünü giyip uzun uzun aynada kendini seyrediyordu. Hiç de fena bir öğrenci değildi hani; öğretmeni de bu duruma çok üzülmüş ama başka bir şey yapamamıştı. "Ulan yokluk, gözün kör olsun emi! Kapıya konacak illet değilsin be...!".
Neyse, Mehmet’in hikâyesi uzun ve dinlemek isteyeceğinizi de hiç sanmam.
Kaybolan binlerce geleceğimizden sadece bir tanesi Mehmet; bizim geleceğimiz Mehmet.
Bu Mehmetler bizim. Düşünen insanlarımız, ağır ağabeylerimiz... Hani kaloriferin karşısında karnı tok, sırtı pek, boncuk gibi malikânelerde oturan sevgili, akıllı yiğitlerimiz...
Sosyoloji, psikoloji, ekonomi; maşallah ne kadar "-oloji" ile biten ilim varsa hepsini yutan akıl abidesi, filanca dönemin en akıllı çocukları...
"Benim köylüm!" Evet, senin köylün şu anda perişan. "Benim bacım!" Evet, senin bacının kafasındaki örtü artık memleketin bekasını tehdit eder oldu. Artık bu sloganlar para etmiyor. Peki ya "Benim memurum?" Bırak artık, memurların nesli tükendi; yürüye yürüye yolları aşındırdılar, haberin ola!
Neyse, konuyu dağıtmayalım.
Anamız, uğrunda canımızı feda ettiğimiz anamız; büyük Devlet-i Âliyye’miz... Sayın devlet yöneticilerimiz! Şu sokak çocuklarını, tinercileri, kimsesiz kalıp yurtlarda haşlanan bıdıkları, evinden yurdundan kovulmuş dayak yiyen biçare tazeleri, okulda olması gereken ama sanayilerde törpülenen yavrularımızı kurtaracak planlar, projeler yapmak bu kadar mı zor kardeşim?
Bilmiyorsanız bu işi bırakıp gidin. Topu topu on vilayette başlatacağınız samimi bir seferberlikle bu iş çözülür. On vilayetten kastımız memleketin büyük vilayetleri tabii. Sadece üçünde başlatılacak pilot bir proje bile büyük ses getirir. Hem de sadece bir hortumcuya kaptırdığınız paranın yarısına...
Unutmayalım! Aydınlık bir gelecek insana bağlıdır. Hiçbir değer de insandan öte değildir. İşte bu yüzden Allah, yaratılanların en üstünü olarak "insan" demiştir.
Şeyh Edebali'nin dediği gibi: "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın...
Mecnun'dan füzun bir aşıklık istidadıdır gönlümü yakan. Tende canı, canda cananı aramakla mı geçecek bütün ömrüm? Kaleminin hikmetinden sual olunmaz amma ağır gelir bu yük bana. Bir kor yanar içimde; meczup gönlüm sarhoş, yaram derindir.
Bülbül; aşık, çilekeş ve Mecnun'dur. Gül ise maşuk, lakin zalim... Ne önemi var ki güzelliğinin, bende bu aşk olmasa? Gül, bülbülün kanını iştahla emer de bülbülün çığlıklarına kulak vermez. Bülbül bütün kanını akıtır; gül ise bülbülün kanının bir damlasını dahi toprağa düşürmeden kana kana içer. Bülbül aşkı için ölür de gülün goncası öyle açar!
Ey gül! Bir kez gülüverseydin ne olurdu sanki bülbüle? O kadar aşk namelerini, o kadar divane halleri bir kez görüverseydin ne olurdu? Bir tebessüm etseydin, bir güzel söz söyleseydin ne olurdu o biçare divaneye? Bak; o eridikçe sen açtın, o yandıkça sen rengine renk kattın. O ise hem canından oldu hem canandan. Onunla tamam oldun, "gül" oldun. Senin kanındı seni böyle değerli kılan, seni "gül" yapan...
An gelir, mihrican değer de solar senin de benzin; bülbülün ahı tutar da türkü olursun dillerde, ağlar kırık sazım. Altının ayarını sarraf bilirmiş; bülbülü har ağlattı, aldı başını gitti. Neye yarar bülbül olmadan kan kırmızı rengin? Gülzarlar diyarında şimdi bülbül şen, sen ise bir başına...
- A -
Aalen: Dur, Eğlen, Bekle
Aaleşme: İkamet etme, Oturma
Aba: Abla
Aba: Çoban paltosu
Abdeshane: Tuvalet
Abı: Anne
Abısı Güzel: Ablası güzel anlamında, şaka sözü
Abısından Öğütlü: Tecrübeli, işi iyi bilen kişi
Abos: Cahil, Aptal
Abrıl Beşi: Nisan
Yozgatça Sözlük
- A -
Aalen: Dur, Eğlen, Bekle
Aaleşme: İkamet etme, Oturma
Aba: Abla
Aba: Çoban paltosu
Abdeshane: Tuvalet
Abı: Anne
Abısı Güzel: Ablası güzel anlamında, şaka sözü
Abısından Öğütlü: Tecrübeli, işi iyi bilen kişi
Abos: Cahil, Aptal
Abrıl Beşi: Nisan ayının beşi
Acer: Taze
Açıkörten: Ucuza alınan kadın giysisi
Adeli: Kendini beğenmiş, burnu havada
Adozel: Adı güzel (Özel İsim)
Afat: Yağmur, sel, rüzgâr gibi tabii felaket
Afilli: Oynak
Ağar: Eğer
Ağartı: Süt, yoğurt, ayran gibi yiyecekler
Ağıl: Koyunun girdiği yer ( Koyun Ahırı )
Ağız Birlemek: Anlaşarak aynı şeyleri konuşmak
Ağlen: Eğlen
Ağleşme: Eğleşme
Ağnanmak: Eşeğin yere yatıp yuvarlanması
Ağrıklı: Hastalıklı
Ağzı Kılavlı: Havalı, yüksekten atan
Ağzı Kızıl: Toy, ham, kuşların yeni çıkmış yavrusu
Ağzını Bellemek: Bir daha yapmamaya karar vermek
Aha: Bu, O,Şu
Ahır Sekisi: Hayvan ahırında yatmak için tahtadan yapılan seki
Ahraz: Dilsiz, Konuşamayan, Konuşma özürlü
Ahretlik: Ahret kardeşliği
Aklerik: Aklı eren kimse
Aklı Çavdarlı: Yarı kaçık
Al: Hile
Alaca Düşmek: Üzümlerin yetmeye yüz tutması
Alaçık: Haymalık, bostan çadırı
Alağaz: Geveze, boş konuşan, dengesiz konuşan
Alasevi: Alası az olan
Alaş: Ala köpek
Alayı: Hepsi
Alaz: Hafif yanan ateş
Albastı: Yeni doğum yapan kadına uğradığı sanılan cin- peri cinsi
Ale: Dur ( Ale İnecek Var)
Alengirli: Gösterişli, tuhaf, acayip, karışık
Algın: Yel çarpması
Al Ha: Nasıl şey, hayret uyandıran ünlem
Alkarısı: Lohusa kadına hastalık getirdiği varsayılan kimse
Alma: Elma
Anadan Üryan: Çıplak
Anadut: Üç parmaklı tarım aleti
Andavallı: Aptal, geri zekâlı
Angıt: Aptallığın simgesi, ördek cinsi bir kuş
Annaç: Yamaç, olgun anlamına da gelir
Anşa: Ayşe
Apırcın Oldu: Şaşırdı, heyecan bastı
Apış: Bacak arası, kasık bölgesi
Arbaz: Hayvanlar için cinsel doyumsuzluk
Areklenmek: Hayvanların sinekten kurtulma çabası
Arık: Zayıf, çelimsiz
Arkaç: Koyun sürüsünün yattığı yer
Arşın: Eski uzunluk ölçüsü
Asbab: Elbise, iç çamaşırı
Asıvata: Ticaret, Alış veriş
Asik Etek: Avrat, hanım, eş anlamında
Asikli: Eksik etek
Aş: Yemek
Âşık Atmak: Boy ölçüşmek, kıyaslamak
Aşkarsız: Kötü görünüşlü
Avgın: Suyun aktığı kanal, ark
Avrat: Eş, hanım, kadın
Avurt: Ağzın yan boşlukları ( Avurdunu Şişirme )
Avurtlamak: Ağız dolusu, kabaca yemek
Avur-Zuvur: Meyve artıkları, heşelek
Ayağına Tez: İşi çabuk yapan, becerikli kimse
Ayak Yolu: Tuvalet, helâ
Ayarsız: Dengesi adam
Ayı: Topaç
Azap: Erkek hizmetkâr
Azık: Yolcu yemeği
Azıtmak: Yolunu şaşırmak, yanlış yere yöneltmek
- B -
Baas: Bahis, şans oyunu
Babaaa: Zıkkım olsun
Babal: Vebal, günah
Babayıyeyice: Çocuklara kızınca söylenen söz
Bacı: Abla, büyük kız kardeş
Badiye: Çorba tası
Bağrı Geçmek: Hafifçe uykuya dalmak
Baha: Fiyat, ücret
Bakla: Fasulye
Balak: Manda yavrusu
Baldırcan: Patlıcan
Banak: Lokma, Yufka ile yemekte yapılan sunak
Bannak: Parmak
Baş Kili: Sabun yerine kullanılan toprak
Baş Bıçağı: Ustura
Başanğı: Yaramaz çocuk
Başı Kurtulmak: Kadının sağlıklı doğum yapması
Başını Bağlamak: Nişanlamak, söz kesmek, evermek
Başını Yetirmek: Eksiğini tamamlamak
Bavul: Valiz
Bayaktan: Deminden, biraz önce
Bayat: Yabani güvercin
Bayır: Yokuş
Bayramcalık: Bayramda geline gönderilen hediyelerin tümü, bayram giysileri
Bazlama: Eşkili hamurdan yapılan kete benzeri yiyecek
Becek: Köşe
Behlemek: Kapora vermek
Bekitmek: Sıkıştırmak
Bent: Su önüne kurulan basit set
Bere: Başlık
Bezek: Kilot ve şalvarda lastik takılan kısım
Bıcılgan: Ayak parmakları arasında ki yara
Bıdık: Küçük yumurta
Bıldır: Geçen sene
Bıngıldak: Çocukların kafasında ki yumuşak kısım
Bıyıl: Bu sene
Bibi: Erkeğin kız kardeşi, hala
Bicik: İnek
Biçala: Bir ara
Bidane: Bir tane
Bigoşam: Bir avuç
Binit: Binilecek at, eşek, her türlü araba
Bir Süyem: Başparmakla işaret parmağı arası
Bişi: Tava içi pişirilen bazlama
Bodu: Kaz
Boduç: Küçük bardak
Boğasamak: İnekler için boğa istemek
Boğön: Bugün
Booo: Hayret
Boor: Vücudun yan tarafı
Bostan: Kavun, karpuz vb. yetişen yer
Boybürük: Siyah kadın çarşafı
Boynuzu kurtlu: Hakaret deyimi
Boyra: Baca
Boyunbağı: Boyuna bağlanan ince kumaş
Boyunduruk: Öküzün boynuna takılan aracı
Boz Söktürme: Zora Koşmak
Boz: Nadas yapılmamış, sürülmemiş tarla
Bozukatma: Deve bağırması
Böcük: Küçük hayvan, haşarat
Bödelek: Böbrek
Buarsak: Obur
Buba: Baba
Bucaklık: Raf
Bugatlek: Bu kadar
Buğuz: Kin, garaz
Bukağı: Atların ayaklarına vurulan bir çeşit kelepçe
Bulama: Un çorbası
Bulguru Diri: İşleri yolunda
Buluda Ürmek: Havalı olmak, kibirlenmek
Bunak: Çok yaşlı, ne dediğinden haberi olmayan
Bunelek: İri sinek
Burnundan Fitilemek: Çok kızgın
Burunna: Huysuz atların burnuna geçirilen çember
Burunsalık: Hayvanı zapdetmek için burnundan bağlanması
Buydum: Çok üşümek
Buynuz: Boynuz
Bühtan: İftira
Büngüldeme: Kaynama
Bürük: Kadın başörtüsü
Büzütmek: Hareketsiz yarı oturur halde olmak, üşümek
- C -
Cabe: Bedava kendi gelen
Cabeden: Bedavadan, beleş
Cadaloz: Congulus
Cadı: Çenesi düşük yaşlı kadın, büyücü
Cahal: Cahil
Cam: Pencere
Camız: Su sığırı, manda
Canı Ağır: Aldırışsız
Canı Tez: Aceleci
Cankeş: Candan yakınlık
Capon: Japon
Car: Çare
Cascavlak: Tüysüz, örtüsüz, soyulmuş şekilde
Cavlak: Suyun hızla aktığı yer
Cem: Toplanma, cem ayini
Cemek: Sabanı temizleme demiri
Cenderme: Jandarma
Cerahat: İrin
Cerek: İnce uzun ağaç
Cereme: Başkasının yerine ceza çekme
Cerge: At üzerinde hasta taşıma aracı
Ceylan: Ceryan, elektrik
Cıba: Tiftiği alınan keçi
Cıbılamak: Suda çırpınarak yüzmek
Cıbır: Kılı yeni kesilmiş keçi, züğürt
Cıcık: Merinos koyun, yeni anlamında da kullanılır
Cıfıt: Şirret, şerli, karışık
Cılga: Keçi yolu
Cılındırık: Kötü et parçası
Cılk: Bozulmuş, kokuşmuş
Cımbıldama: Oynaklık etmek
Cıncık: Cam sırça veya porselenden mamul eşya
Cıngar Çıkardı: Kavgaya neden oldu
Cıngıl: Üzümden küçük bir parça
Cıngırdak: Çocuk oyuncağı
Cırcır: Fermuar
Cırnakcı: Kavga çıkarıcı
Cıvlama: Çok hızlı yanından geçme
Cibicik: İki eli birbirine vurma, alkış
Cibil: Su içinde ki taze ot
Cibinnik: Sinek ve üvezden korunmak için ince tülden örtü
Cilet: Jilet
Cimcik: İki parmakla eti kıstırma
Cimcime: Zayıf, cılız
Cinarabası: Bisiklet
Cinli: Deli
Cirmitli: Pis, dengesiz
Comba: Mandanın genç olanı
Coplan Dere: Derin dere
Coruk: İnat
Culhalık: Kilim dokunan alet
Culuh: Hindi
Culuzu Düşük: Morali bozuk
Cumburcomaat: Toplu, adamların hepsi
Cuval: Boyalı telek
Cuvara: Sigara
Cücük: Kanatlı hayvanların yavrusu, civciv
Cülük: Salatalığın çiçekten yeni çıkanı, küçük hıyar
- Ç -
Çabıt: Eski bez parçası
Çağ: Kağnının iki tarafına konan kalın ağaç
Çağlak: Çağlayarak akan şelale
Çağlık: İlkel banyo
Çağşırlı: Ayakları telekli kuş
Çakıldak: Su değirmeni taşı, üzerindeki ağaç
Çala Kamçı: At arabasında atları hızlı sürme, atları kamçılama
Çaldakıl Olmak: Sırnaşmak
Çalgı: Süpürge
Çalık: Çarpılmış, bir yana eğilmiş, yatmış
Çalkama: Ayran
Çalkantı: Çalkalamak fiili
Çalma: Pekmezin koyusu
Çaman: Çemen
Çamur: Çiğnemek: Zorlanmak, çok uğraşmak
Çaptan Düşmek: Eski gücünü ve kuvvetini yitirmek
Çardak: Gölgelik
Çarık: Gönden dikilen bir cins ayakkabı
Çarşı: Ağası: Zabıta Amiri
Çarşı: Ekmeği: Somun
Çatal Kapı: İki kanatlı avlu kapısı
Çatal: Ekin destesini taşımada kullanılan araç
Çav: Hayvanların cinsel organı
Çebiş: Bir yaşında ki keçi
Çeç: Saptan ayrılan buğday yığını
Çelğe: Keçik, yaşmak
Çelpeşen: Bir açıp bir kapanan hava
Çeltek: Çopan yardımcısı çocuk
Çemit: Yaş üzümün az kurumuşu
Çemkirme: Yüze durma, küçük isyan
Çeneci: Çok konuşkan
Çenet: İki paça arası
Çente: Çanta
Çerçi: Ufak tefek eşya satan gezginci tüccar
Çerez: Leblebi
Çerik: Tahıl ölçü aleti
Çevirme: Etrafı çevrili tarla
Çevre: Mendil
Çıırdım: Çağırdım
Çıkla: Sade
Çıkmışını Atmak: Nişanı bozmak
Çırakmanlık: İdare lambasının konulduğu çıkıntı
Çift Demiri: Karasabanın ucuna takılan demir
Çiit: Meyvelerin içinden çıkan sert kabuklu çekirdek
Çikdönme: Aniden sırtın yere gelmesi
Çimdim: Yıkandım
Çinik: Seki kiloluk tahıl ölçü birimi
Çintik: Tekme atma
Çiş: Çocuk işemesi
Çit: Basma kumaşının eski ismi
Çoluş: İki çift öküzü aynı kağnıya koşmak
Çor: Hastalık
Çödürük: Tahterevalli
Çöğdürmek: Çocukların küçük çişlerini ayakta yapmaları
Çöğdürü Çüş: Tahteravalli oyunu
Çökelik: Çökelek, yağsız peynir
Çömçe: Büyük kepçe
Çömlek: Topraktan yapılan kap
Çöödür: Çocuklara küçük çişlerini yapmalarını isteme
Çörek: Pasta ekmek
Çörten: Kara yapı binalarda dama konulan su oluğu
Çörtük: Yabani dağ armudu
Çörüş: Zayıf, gelişmemiş
Çuval: Torba
Çü: Eşeğe yürümesini söyleme sözü
Çüş: Eğeşi durdurma sözü
- D -
Daaa: O nasıl şey
Daarmi: Dört köşe, kare şeklinde
Dabaz: Hayvanlarda aşırı cinsel istek hastalığı
Dadanmak: Bir şeye zarar vermeyi alışkanlık haline getirmek
Dağal: Değil
Dağan: Değen
Dahdiridaylak: İşe yaramaz, fikirsiz adam
Dalamak: Kuduz veya böcek ısırması
Daldaşşak: Donsuz çocuk
Dalı düşük: Biçimsiz durum
Dalım kırıldı: Omuzum çok ağrıdı, yüküm çok ağır
Dallama: Bir tür giyecek, işlik türü yelek
Dam: Ev, hapishane
Dambaşı: Evin çatısı
Danapa: Çok büyük âşık kemiği
Dangalak: Lafı sözü ölçüsüz, mantıksız
Dangaz: Mavi at boncuğu
Davar: Koyun ve keçinin ortak adı, koyun sürüsü
Davşan: Tavşan
Dazgirlik: Yaranmak, yaltaklanmak(Çağımızın hastalığı)
Delikli: İlistir, Kevgir
Dembeser: Aptal
Dene: Buğday, Tane
Denelemek: Sade tüketmek, hayvanlarda samanı yemeden tanelerini seçmek
Depik: Tekme
Debeder: Perişan, zavallı
Desdi: Çömlekten su kabı
Devamsız: Patavatsız, küstah
Deyha: İşte
Deynek: Sopa
Dıkız: Tavı gelmemiş toprak
Dınılamak: Boş yere konuşup durmak
Dırnak: Tırnak
Dırrıs: Atı durdurma sözü
Dışlak: Dışarıda
Dızıkmak: Dizlerinin üstüne gelmek
Diidir: Çocukların küçük çişlerini yapmalarını isteme
Dil: Anahtar
Dilleşmek: Aynı konuda zevkle sohbet
Dinari: İskambilde karo grubu
Dinelmek: Ayakta durmak
Dingildeme: Sallamak, titremek
Dingillen: Yerinde say
Dirliksiz: Geçimsiz
Dişdir: Dişleri öne çıkık seyrek olan
Dişeği: Değirmen taşını dişli hale getiren alet
Dişindirik: Ata eşeğe iple vurulan gem
Dişini: Taş değmek kuşkulanmak
Ditmek: Küçük küçük parçalamak dişlemek
Dodak: Dudak
Dolumak: Duygulanmak gözleri dolmak
Domuzluk: Su değirmenlerinde suyun hızla düştüğü yer
Don: Bacağa giyilen giysi
Donak: Tip renk
Donubozuk: Sarı veya kara derili
Donuz: Domuz
Doovah: Öküz dur sözü
Dökkü: Ocakta yanan hayvan
Döklümdöşek: Karmakarışık
Dölek otur: Düzgün otur
Dölek: Düz arazi.
Dönüm:10 çarpı yüz metrelik alan ölçüsü
Döş: Göğüs kısmı
Döşek: Yatak
Döşüm: Göğsüm
Dunbaracı: Dalgacı yalancı
Duldalık: Rüzgârdan korunma yeri
Duluğun sirkeli: Saçların arası bitli kadın
Duluk: Kulak altı
Duşga: Çene
Duume: Düğme
Dümbelek: Hakaret darbuka
Dümbük: Hakaret sözü yaramaz kişi
Dürüm: Yufka ekmeğin içine yiyecek konularak rulo yapmak
Dürzü: Karısı doğru olmayan için söylenir
Düş: Rüya
Düven: Sapı saman etmeye yarayan çiftçi aracı
- E -
Ebe: Anneanne, babaanne
Ecicik: Çok az
Ecik: Bir azıcık
Ede: Ağabey
Efil efil: Hafifi hafif esmek esinti
Efilemek: Hafiften esmek rengi atma
Eğer: atın sırtına vurulan binecek
Eh: Peki
Ehlahsız: Ahlaksız
Ehnezimek: Daralmak, zor nefes almak
Ekin: Buğday
Ekmek düşmanı: Çalışmadan yiyen
Ekmek kepisi: Çalışmayan, yemekten başka bir işe yaramayan
Esikli: Kadın
El birlik etmek: Kötü işte arkadaşlık etmek
El: Başkası
Elcek: Tırpanda elle tutulan yer
Elçim: Bir elle alınacak kadar olan
Elekçi: Kötü huylu kadın, elek satan
Elenti: Elekten sonra altta kalan
Eletmek: Kalburdan geçirmek, eleme işini başkasına yaptırmak
Elevay: Saf, beceriksiz
Elham: Fatiha suresinin adı
Eli bol: Cömert
Eli uzun: Çalmaya müsait, hırsız
Eli uz: Becerikli, iş bilir
Eline sağlık: Teşekkür, ayrıca yapılmayan, zamanı geçen işe sitem ünlemi
Ellaham: Sanırım, öyle
Eller: Başkaları
Ellik: Eldiven
Eme: Hala
Emlik: Geç doğan taze kuzu
Emme: Ama veya lakin
Emmi: Amca
Emzikli: Meme emen çocuğu olan kadın
En: Hayvanların kulağına Bıçakla açılan işaret
Enek: Kara sabanın bir parçası, ana mal, ana sermaye
Enik: Köpek yavrusu
Eniş: Emine veya yukarı aşağı inme anlamına, yokuş aşağı.
Entari: Kadın elbisesi
Erinmek: Usanmak, üşenmek
Erişte: Elde yapılan ev tipi makarna
Esame: İsimler, iz, belirti, işaret
Esamesi okunmak: Listede ismi olan, eskiden askerlik için söylenirdi
Esker: Asker
Essah: Sahiden, gerçek
Eşe: Ayşe
Eşgi: Üzümün koruğundan yapılan yiyecek(ekşi)
Eşgili: Mayalı bazlama
Eşgin: Atın ahenkli yürüyüşü
Eşme: Yerden kaynayan su
Evçimen: Becerikli kadın
Evgen: İşte eli tez olan
Evlek:10x10 Metre karelik arazi ölçüsü
Evlik: Gelin odası
Evmek: Acele etmek
Evraç: Tandırda ekmek çevirmeye yarayan kılıç benzeri ağaç
Eyseri: Büyük çivi
Eyvallah: Müsaadenle, izninle, Allahaısmarladık anlamında
Ezgin: Ezilmiş, yorulmuş, üzülmüş
Ezva: Kapsül
- F –
Fadiş: Fatma
Fak: Kuşları avlamak için tuzak
Farfarı: Gelip geçici sözleri önemsiz
Fehmetmek: Az görme
Feramak: Dinlemek ferahlamak
Ferfene. Topluca çeşitli yenen eğlenceli yemek
Ferik. İki üç aylık tavuk yavrusu
Ferimek: Olgunlaşmaya yüz tutmak
Feyfeni: Düğün yemeğini yapan kadın
Fıkboğaz: Sabırsız acele sözü
Fışgı: Sulu at pisliği
Ficik atma: Kura çekme
Filcan: Fincan
Filik: Tiftik
Filikli: Sade filikten yapılan
Fingirdemek: Hafif oynaklar için söylenir
Firek: Anahtar kol
Firik: Buğdayın az yetmiş hali
Fistan: Kadın elbisesi
Fişeklemek: Kışkırtmak
Fit olmak: Hemen razı olmak, uzlaşmak
Fitlemek: Aleyhinde kışkırtma
Fol: Tavuğun nereye yumurtlayacağını gösterir yumurta
Foşalmış: Havası inmiş
Foş: Boş
Fotul fotul ötmek: İçinden kızarak dışa vurmadan belirsiz konuşmak
- G –
Gaaşadı: Devrildi
Gabala: Götürü usulü iş yapma
Gabara: Eski kunduraların altına çakılan yuvarlak çivi
Gabık: Ağacın kabuğu anlamında kullanılır
Gada almak: Başkasının belasını almak
Gadak: Büyük çivi
Gafa kâğıdı: Nüfus cüzdanı
Gafa: Kafa
Gağşamak: Yıkılmaya yüz tutmak:
Gâh: Kalk
Gaham: Akraba hısım
Gama: iki tarafı keskin bıçak
Gamga: Ağaç yontarken keserin yonttuğu küçük parçalar
Ganak: Irmağın küçüğü
Ganara: Çok yemek yiyen, doymak nedir bilmeyen
Ganırtmak: Zorlayarak açmaya çalışmak
Gapcık: Tahılın üstünde olan kabuğu
Gapsa: Düven öküzünün pisliğini almaya yarayan alet
Garalt: Söndür
Garaltı: Gölge
Garemetli: Zavallı, başı dertten kurtulmayan
Garın: Karın
Gaşık: Kaşık
Gatık: Ayran
Gavrınmak: Yokluk çekmek
Gavsara: Çevirme, kuşatma, sıkıştırma
Gavurga: Buğdayın saçta pişirilmesi.
Gavut: Kavrularak un yapılan buğday.
Gay etmek: Kusmak.
Gaydalamak: Keklik sekişi.
Gayfe: Kahve
Gaykıldı: Yıkıldı, devrildi.
Gaylesiz: Vurdumduymaz.
Gazel: Kuru yaprak.
Gazgıç: Kazma sopası
Geber: Murdar olarak öl.
Geberesice: Ölesice.
Geberik: Gâvur ölüsü.
Geçe: Suyun karşı tarafı, öbür taraf.
Geçgere: Saman taşınan sepetten yapılan alet.
Gedik: Bir köşesi eksik olan, oyuk.
Gelgeç akıllı: Dengesiz.
Gelep: Yumak çilesi.
Gemini gevmek: Yokluk içinde çırpınmak.
Gen: Genç tarla.
Genirmek: Mideden gelen ses.
Ger: Meyve lekesi.
Gerbe: Atları tımar etmek için kaba kıldan yapılan alet.
Gerimşek: Bulgur çekme taşının ortasında ki çapıt (kumaş) bez.
Gerneşmek: Gerinmek, sporda açma-germe işlemi.
Gever: Bostan sulamada suyun çevrildiği yer.
Gevişlemek: Ağızda çiğneyerek uzun süre dolaştırmak.
Gevrek: Çok pişmiş sertleşmiş ekmek.
Gezeğan: Çok gezen
Gı: Kız
Gıbıç: Küçük çocuk ayakkabısı.
Gıcık: Merinos koyun.
Gıcıklı: Başkasının inadına iş yapma.
Gıcılmaz: İnsanın pısırığı, işe yaramaz, sensiz giden kağnı.
Gıcır: Taze
Gıdık: Çene
Gıdıklanma: Dokununca huylanma.
Gıdım: Çok az
Gılma: Kıble.
Gıncıl: Şıltakçı, yalandan ağlayan, yalandan sevinen.
Gındap: Kendir iplik.
Gınnamak: Mandanın kaçmaya yüz tutması.
Gıramise: Büyük altın.
Gırcı: Kar dolu arası yağış şekli.
Gırdacana koymak: Azarlamak sıkıştırmak.
Gırık: Kadının oynaşı.
Gırış gırış: Kıvrışık olmuş elbise.
Gırışmak: Çaka satmak
Gırmızı: Domates.
Gırnav olmak: Kedilerin martta çiftleşme istemesi.
Gısmık: Eli sıkı cimri hasis.
Gıstırma: Saç tokası kıstırılan sıkıştıran.
Gıvrak: Gelinin başına örtülen örtü türü.
Gıybet: Dedikodu.
Gız: Kız.
Gicişmek: Kaşınmak.
Giler: Mutfak.
Gine: Yine.
Girgin: Koyu münasebet kuran.
Gişi: Koca(Kadının erkeği manasına)
Go: Ham olgunlaşmamış.
Gobel: Sokak çocuğu.
Gocuk: Pardösü.
Godala: İki üç kilogramlık yağ çanağı.
Godek: Kuyruğu kısa olan.
Gogır: Bir at rengi.
Golük: Eşek.
Gonuşma: Konuşma.
Gonüm: Gönlüm.
Goondü: Elbisenin yanacak hale gelmesi.
Gooo: Gıybet çekiştirme.
Goor: Bırak.
Goosüm: Göksüm, sinem.
Gop: Koş.
Gorüm: Görümce.
Goşam: İki avuç dolusu.
Goşulmuş: Tecrübeli umur görmüş.
Goy: Koy.
Goynek: Erkek iç çamaşırı.
Gozel: Güzel.
Göğermek: Serbest bırakmak.
Göğünmek: Az yanmış bezde yanık izinin belli olması.
Gölük: Yaşlı eşek.
Gön: Büyükbaş hayvan derisi.
Göresi gelmek: Özlemek.
Görpe: Taze.
Görücü gelmek: Dünür gitmek.
Göynek:Gömlek.
Gözü caymak: Yüksekten korkmak.
Gubarmak: Tüyleri kaldırıp saldırıya hazırlanmak, şişmek.
Gubat: Kaba.
Gubuz atmak: Keyifli konuşmak sohbet etmek.
Gubür: Toz toprak karışımı pislik.
Gudu: Camız sürüsü.
Gudumen: Şimşek
Gudumsuz: Varlığı ile kötü şeylerin ardı. Ardına gelen uğursuz.
Gufa: Kova.
Gulun atmak: At ve eşeğin olu doğurması.
Gumpür: Patates.
Gunnamak: At eşek için yavrulamak.
Gunülemek: Başkasına yapılanı aynen istemek.
Gure: Cinsi isteği olan eşek at.
Gurk: Anne tavuk.
Gurulillo: Hiç iş yok.
Gurük: Kulakları kısa.
Gusgun: Eşek semerinin arasındaki kayış.
Gusülhane: Banyo.
Guşene: Tencere.
Guum: İbriğin büyüğü
Guvaa: Damat.
Guvez: Morumsu renk.
Gücük: Şubat ayı, kısa
Güdük güdük: Köpeğe seslenme sözü.
Güdümen: Şimşek.
Güllep: Demirden yapılan menteşe.
Gümrah: İyi gelişmiş gürbüz.
Günülemek: Başkasının yaptığının aynısını istemek.
Günün kulağı: Sabah, er, güneşin doğuşu.
Gürük: Kulakları kısa.
Güvel: Yeşil karşılığı, iyi görünüşlü.
Güverti: Yeşillik.
Güzlük: Son baharda son doğan çocuk
- H –
Habe: İki gözlü torba.
Haberdar: Her şey den haberi olan.
Hacet: Malzeme.
Haçen: Her zaman.
Hadım: Enenmiş erkekliği giderilmiş.
Haft: Su birikmiş beton havuz.
Hala: Teyze.
Halbur altı: Kalburun altında kalan. Değersiz.
Hlabur: Kalbur.
Halellim: Bir oyun türü.
Haley: Halay.
Halleşmek: Derstleşmek.
Hameyli: Küçük kur’an.
Hampa: Kelepir bedava gelen.
Hampalamak: Kabaca toplamak.
Haral: Büyük çuval.
Harar: Büyük çuval.
Harını almak: Havasını indirmek.
Harmancalık: Harman zamanı tahıldan toplanan hayır.
Harmandan kalkmak: İflas etmek.
Harnut: Keçiboynuzu.
Hartacık: Dişleri ile bir şeyi kuvvetlice ısırıp koparma.
Hasas: Köy bekçisi.
Hasat: Tahıl kaldırma.
Haset: kıskanç.
Hasım: Rakip.
Haside: Nişasta ve pekmezle yapılan tatlı cinsi.
Hasis: Kıskanç, pinti.
Hasislik etmek: Kıskanma pintilik etmek.
Hasso: Hasan.
Haşat olmak: Her tarafının ağrıması, uğruna ölmek.
Haşeri: Yaramaz zarar veirici.
Haşlık: Günlük harcamaya ayrılan para.
Havkalamak: Apar topar kucağına basmak.
Havkiyetsiz: Hayırsız arayıp sormayan vefasız.
Hay etmek: Atmak, tesadüfe bırakmak.
Haydah: Halayda atılan nara.
Hayın: Tembel çalışmayan yan gelip yatan, haylaz.
Haymalık: Bağ ve bahçede yapılan küçük adam.
Havya: Ayva.
Hayvalanmak: Olgunlaşmaya yüz tutmak sararmak.
Hazın: Ekin, kışlık yiyecek.
Hazlandım: Zevk aldım hoşlandım.
He mi: Duydun mu anladın mı?
Hecin: Bir deve cinsi.
Heç: Hiç.
Hedik: Kaynatılmış buğday.
Heee:Evet.
Helâ: Tuvalet ve.
Helbet: Elbet.
Hele gel: Çabuk gel.
Helik: Küçük duvar taşı.
Helke: Kulplu su getirme aracı.
Hele: Un çorbası.
Helotüne: Bıldırcın.
Hengilim atmak: Keyifle tepinerek oynamak.
Herif: Eş kadının kocası.
Herk: Nadas.
Herkeş: Herkes.
Heşelek: Meyvenin yenmeyen iç kısımları.
Heye: Evet.
Heyiklemek: Tehlike beklerken etrafa bakmak.
Hezen: Dam yapılarda kullanılan kalın ağaç.
Hımhım: Beceriksi, yavaş hareket eden.
Hınaza: Yaramaz, kötülük beklenen.
Hınıklı: Durmadan burnunu silen.
Hınzır: Domuz.
Hırka: Kazak.
Hırpo: Küçümseme sözü.
Hırtıklı: İncidş, ayak bileklerinden olur.
Hısım: Akraba.
Hıyar: Hafife alma, salatalık.
Hızmık: Buğdayın samanla karışımı.
Hinkirmek: Burnunu temizlemek.
Honaz: Yaşlı tarla.
Honaza: Kurnaz.
Hongraf: Gramofon.
Horanta: Ev halkı.
Hortuklu: Sümüklü.
Hot: Kalça.
Hotla: Hopla.
Hoydana: İri ve biçimsiz.
Hödük: Kaba, nezaketsiz.
Hödülenmek:Birdem korkmak.
Höllük: Çocuk beleme toprağı.
Hönüt: Konuşmaz, uyumsuz.
Höşmerim: Bir yemek türü.
Hürü: Huriye.
Hürükleme: Bir şeyi fazlaca oldurma.
- I –
Icık: Az.
Ihtır: Yere çökert.
Ilgın: İnce söğüt dalı.
Iradyo: Radyo.
Irafazı:Rafiz-i hareket sözü.
Irahvan: Altın veya eşeğin hızlı yürüyüşü.
Irak: Uzak.
Iravan: Eritilerek kaynatılmış şeker.
Irgala: Salla, silkele.
Irgalamaz: İlgilendirmez.
Irgat: Tarla işçisi.
Irgatlık işlemek: Ekinin tırpanla hasat etmek.
Irgatlık: İlkel tahıl hasat zamanı.
Irız: Arsız terbiyesiz.
Irzı kırık: Namustan noksan olan erkek.
Islak: Yaş
Islık: Dudakla ses çıkarma.
Ismarıç: Sipariş.
Işgın: Bağ kütüğünün sürgünü.
Işmar: İşaret.
- İ –
İbibik: Çavuş kuşu.
İcicik: Çok az minnacık.
İçi dışı Çıfıt: Kötünün kötüsü.
İçli: Yufkadan yapılan börek.
İçlik: Yelek.
İdare: Huni gibi ilkel aydınlanma aracı.
İğdiş: Erkekliği gidermiş, enenmiş.
İhvan: Tarikat kardeşliği.
İiii: Ne diyor.
İkirçiklenmek: şüphelenmek.
İlağan: Leğen.
İlahana: Lahana.
İlengir: Pilav kabı.
İlgamak: Atın kulaklarını kısarak hücum etmeye hazırlanması.
İlif: Lif
İliği üzülmek: Çok yorulmak.
İlik: Düğmenin takıldığı yer.
İlimken: İlkel aydınlanma aracı.
İlistir: Kevgir.
İlletli: Hastalıklı.
İman tahtası: Göğüs.
İnce hastalık: Verem
İrdelemek: Sevmemek geriye itmek.
İrezil: Rezil.
İri: Büyük.
İrin: Sarı su, cerahat.
İrişki: Sucuk içi
İs: Kurum duman.
İsdar: Halı vb. dokunan alet.
İsilemek: Vücutta meydana gelen Kabarcıklar.
İskembi: Sandalye.
İslah eddim: İyi ettim, inadına yaptım.
İslah: İyi fena değil.
İslah: Orta halli fena değil.
İsraf: Boş yere harcama.
İstiyon: İstiyorsan.
İstida: Dilekçe.
İstillah: Nazlanma kendini naza çekme.
İstillanmak: Nazlanmak.
İşçimen: Becerikli, işbilir.
İşginlenmek: Şüphelenmek.
İşim sıkı: Hiç vaktim yok.
İşli: Gözleme bazlama.
İşlik: Ceketin altından giyilen kolsuz giysi.
İt akıllı: Yele giden boşa koşan.
İt: köpek.
İtağa: Yufka ekmek yaparken kullanılan bez.
İtdirsaa: Göz olan bir hastalık Arpacık.
İtoolit: Hareket sözü.
İvme: Acele etme.
İyeşmek: Başkasının iş görmesini istemek ona yaptırmayı dileme.
- K –
Kabala: Bir işin görmesi istemek ona yapıştırmayı dileme.
Kadirlik etmek: Bir işin herhangi bir hesaba girmeden yapılan.
Kafa kekmek: Evet anlamına başını eğmek.
Kafa kâğıdı: Nüfus cüzdanı.
Kağnı: İki ağaç tekerlekli ilkel taşıma aracı.
Kakıç: Utandırma, yüze lafla vurma.
Kaltak: Kocaman, yaramaz.
Kan almak: Küçük tuvaletini yapmak.
Kara soyka: Zarar veren hayvan.
Karakiliye: Başıboş, nasıl istersen.
Karasaban: Toprak sürmeye yarayan eski bir araç
Karnından konuşmak: Bildiğini açıya vurmamak.
Karpize:Çatal kapı bağlantı demiri.
Katı açılmamak:Henüz ısınamamak.
Katıklaş:Yarma ayran karışımı bir çeşit yemek.
Kavi: Güçlü sağlam.
Kavurga: Kavrulmuş buğday.
Kayarlatmak: Atın eski nalını tekrar çaktırmak.
Kaygana: Saç üzerine yumurta pişmesi.
Kayış atmak: Birlikte yapılan işin fazlasını karşı tarafa yıkmak.
Kayış: Kemer.
Kele bacım: Aman bacım.
Kele: Kadınların hitap sözü.
Kelek: Yetmemiş kavun, karpuz.
Kelem: Lahana.
Keleş: Yakışıklı.
Kelete: Değirmende öğütülecek az olan buğday.
Kemçik: Çenesi eğri olan.
Kemiği saralmak: Çok ihtiyarlamak.
Kenef: Tuvalet.
Kepenek: Kelebek.
Kerpiç: Eskiden tuğla yerine kullanılan. Çamurdan yapılan.
Kes: Kangal dikeninin hayvan yemi haline gelmiş şekli.
Kese: Cüzdan.
Kesim almak: Tarladan işaretle evlek almak.
Kesim kesmek: Başlık konuşmak.
Keslemek: Ağacı daha küçük parçalara ayırma.
Kesmik: Saman irisi.
Keşkem: Ah olsa manasına dilek.
Kevik: Zayıf, hemen kırılacak halde.
Kevzi: Bir cins zararlı böcek.
Keyiş: Hakaret sözü,keşiş.
Kıkak: Koyun pisliği.
Kıldır gücük: Eh işte, idare eder.
Kınnamak: Camızın kaçmaya yüz tutması.
Kıpcıt: Kulakları kısmak(at eşek için).
Kıraç: Tarıma müsait olmayan toprak.
Kıramper: Ele sürülen merhem.
Kırdış: Patates.
Kırgı: Tarıma müsait olmayan toprak.
Kırkambar: Karışık buğday.
Kırklık: Koyunyünü kesme aleti.
Kırma: Çifte tüfek, hayvan yiyeceği.
Kıt: Az.
Kıvık: Aralıklı az açık.
Kıyık: Büyük iğne, çuvaldız.
Kıyım: Çuvaldız iğne.
Kızan: Köpeklerin çiftleşme zamanı.
Kilermeni: Toprak ip boyası.
Kip: Tam oturmuş, yakışmış.
Kirik: Eşeğin sıpası.
Kiritmek: İnat etmek.
Kiriz: Melez.
Kirkik: Isdarda pekiştirmeye yarayan alet.
Kirmen: Yün eğirme aleti.
Kirpikli: Yumurta pişirme kabı.
Kirpit: Kibrit.
Kirtik: Küçülmüş sabun, ağaca keserek konan işaret.
Kirtişli: İnişli çıkışlı.
Kişe: Tavuğu kovmak.
Kişiflemek: Gizlice takip etme.
Kişkillemek: İte saldırı için söylenen söz.
Kit: Anahtar.
Kizir: Bekçi.
Koça gelmek: Doğracak hale gelen kuzu.
Koltuklamak: Destek vermek.
Kom: Göm.
Komuş: Manda.
Komüdün: Vitrin.
Konsul: Tahta sandık.
Konur: Griye çalan at rengi.
Kooselletmek: Ateşi söndürmeye yüz tutturmak.
Kopağa: Köpeğe.
Koyungözü: Papatya.
Köhne: Eski, Sorgun’un eski adı.
Kömbe: Kalın değirmen çöreği.
Kömüş: Manda.
Köörselendi: Sönmeye başladı alevi gidiyor.
Köp: Kağnıda öküzün arkasındaki ağaç.
Köpüme: Yorgan dikme.
Körbayguç: Baykuş.
Köremez: Yoğurt, süt karışımı yemek.
Kösnü: Köstebek.
Kösnük: Birine çok yanaşma.
Köstek: Saat zinciri.
Köteleme: Hızla fırlatma.
Köz tavası: Faraş.
Köz: Meşe külünün ateşi.
Kubat: Kaba.
Kula: Kulakları kısa olan at.
Kulun atmak: Atların ölü yavrulaması.
Kumurtlek: Kıkırdak.
Kumük: Aşınmış çürük dişli.
Kundura: Ayakkabı.
Kurümek: İtme ile toparlamak.
Kusgüç: Demirden yapılan toprak kazma aracı.
Kuşümlendim: Şüphelendim.
Kuyruk sallama: Yaltaklanmak:
Külek: Ağaçtan yapılan içine yağ konan kap.
Külfet: Eziyet verici iş. Fazlalık.
Külhavış: Haşat olma, uğruna kırılıp geçme.
Külle: Tandırda hava gelecek delik.
Kümük: Dişleri aşınmış olan.
Kürtün: Eşek semerinin altına konan eşya.
Küsük: Demir kaldıraç.
Küşüm: Endişe, şüphe.
-L-
Lalanmak: Taklit etme, yerme.
Lalek: Leylek.
Lali: Terlik.
Laylon: Naylon.
Le: Değil mi?
Ledaalmi? : Öyle değil mi?
Lemi? : Değil mi?
Leymon: Limon.
Lo: Damda toprak sıkıştıran yuvarlak taş.
Lüle: Çeşmenin su akan oluğu.
-M-
Maarisem: Meğerse.
Macirdonu: Geniş pijama.
Madenis: Maydanoz.
Mahat: Tahtadan yapılan oturulan yer.
Mal: Sığır.
Malama: Sapla samanın karışık hali öküz yiyeceği.
Malamat: Rezil.
Maltız: İçinde odun ve kömür yakılan ızgaralı ocak.
Mamer: Mermer.
Mangal: Kömür közü konan ayaklı alet.
Mangır: Nakit para.
Mangırmak: Manda bağırması.
Mankafa: Aptal kafası, bir şey almayan.
Maraz: Hastalık.
Marazlı: Hastalıklı.
Mareşşeği: Eşeğin büyüğü.
Marim: Meğerse.
Marisem: Meğerse öyle değilmiş.
Martaval: Yalan yüksekten atma.
Masimiyon : Önemsemiyorsun.
Maşa: Ateş tutmaya yarayan metal alet.
Maşala: Sebze ekmek için ayrılan yer.
Maşuş: Akılı azalmış.
Mataf: Eldeki malzeme.
Mayhar: İnsanların iç âlemi, bilinen.
Mayışmak: Zevkle kendinden geçmek.
Mazarrat: Zararlı, muzır.
Mazı: Kağnıda iki tekere bağlayan ağaç.
Mecek:Öğenderenin kazıyıcısı olanı.
Mediş:Mediha.
Melefe: Yorgan yüzü.
Meliş: Mevlide.
Memet:Mehmet.
Memo: Mehmet.
Meres: Hayvanların yaşı işin söylenir.
Meret: Kızgınlık.
Mesel: Masal.
Mesimiye almadı: İtibar etmedi.
Mezbele: Cıvık çamur, çöplük.
Mıdıra: Dayanaksız, düşecek olan.
Mıh: Çivi.
Mıhtar: Muhtar.
Mıkla: Soğan yoğunluklu tava içi yemeği.
Mındar: Kendiliğinden ölen eti yenmeyen hayvan.
Mırık: Kepaze, rezil, kavgacı.
Mırıl mırıl: Çamurla karışık akan su.
Mısmıl: Yenebilen hayvan eti.
Mıymıntı: Sünepe, elinden iş gelmeyen.
Miniş:Münüre.
Motur: Traktör.
Mozulama: Devenin bağırması.
Muaallim: Öğretmen.
Mudara: İğreti.
Muhanet: İş bitirmeyen.
Mukaat ol: Koru, sahip ol.
Musallat olma: Zorla sataşma.
Mustur: Yalancıktan rol yapan.
Musul: Hayvan yemliği.
Müptezel: Rezil olan, aşırı alışkanlık.
-N-
Nacak: Küçükbaşta.
Naçar: Çaresiz.
Nahas: Ne şekilde.
Nakıs: Aksi.
Nalin: Takunya.
Namlı: Saman yığını.
Namtı: Sapsız bıçak.
Nanay: Yok sıfır.
Narh: Ölçü, konan fiyat.
Narpuz: Yabani nane.
Navrak: Yüz, çehre.
Navrız: Bahar çiğdemi.
Naziyo: Ne gezer.
Ne diyon? : Efendim, ne diyorsun?
Ne faat? : Ne zaman?
Ne şaalsin? : Nasılsın?
Nene: Nine.
Nenni: Ninni.
Nereye gidiyon? :Nereye gidiyorsun?
Ney ney? :Anlamadım bi daha söyle.
Niceddin? :Ne yaptın nice ettin?
Nitsin? Ne yapsın, ne etsin?
Noda: Üstü topraklanmış saman yığını.
Nodul: Övendirenin ucundaki çivi.
Norek? :Ne yapalım?
Norüyon: Ne yapıyorsun.
Nuraylanmak: Kadınlar için kendi kendine. Havalanmak.
Nuzül: İnme, felç.
-O-
Oda: Köyde misafir ağırlama yeri.
Oflaz: Kırışka, havalı
Oğnük: Önlük.
Oğuculuk: Sınıkçılık, ovarak iyileştirme.
Oha: Öküze yürü demektir.
Oklağaç: Oklava.
Okuntu: Hemen inanan.
Oküz: Şekerle düğüne davet etme.
Omaç: Yumurtalı ekmekli yağlı ekmek.
Omar: Ömer.
Oondere: Ucu çivili uzunca meses, öküze dürtmek için kullanılan uzun sopa.
Oosür: Öksür.
Oosüz: Öksüz babası olmayan.
Orçüm: Her şey, ölçüm.
Osun: Olsun.
Osuruğu cinli: Tez kızan, hemen öfkelenen.
Oşt: Köpeğe git demek.
Oşukcu: Yaltakçı ona buna yağ çeken.
Oylum: Bölüm.
Oynaş: Evlilik dışı ilişki kurulan kişi.
Oyunbaz: Çok oyun bilen, becerikli.
Of: Aman.
Öğürsek: İnekler için cinsel istek.
Ömür iyasi:Çekilmez kadın.
Öösürük: Öksürük.
Öpçe: Şımarık.
Ören: Yıkılmış ev.
Örk: Hayvanları yere bağlayan ip.
Örklemek: Atları yaylın yerine bağlamak.
Örkök: Soy sop, sülale.
Örneksiz: Çirkin, iyi görünüşlü olmayan.
Örüm: Koyunun gece yattığı yer.
Örüme çıkmak: Sürünün gece yaylıma çıkması.
Öteberi: Bir şeyler.
Ötegit: İleri git.
Ötme: Konuşma.
Ötmüş: Konuşmuş, haber vermiş.
Öveç: İki yaşındaki erkek koyun.
Öyün: Yemek, yemek yeme vakti.
Özek ağacı: At arabasındaki alt aleti.
Özelemek: Bir lafı gereksiz uzatma.
Özemek: Azar azar su katarak sıvılaştırmak.
-P-
Papuç: Terlik, Çocuk ayakkabısı.
Pahal: Cimri.
Pahla: Fasulye.
Pakit: Sigara kutusu, paket.
Palıt: Palamat.
Pallampos: Düzensiz.
Pambıh: Pamuk.
Panga: Banka.
Pangınot: Kâğıt para.
Pantul: Pantolon.
Papuh: Çocuk ayakkabısı.
Parlıya: Parlama.
Partaval atma: Palavra sıkma.
Pasaklı: Kirli.
Patır kütür: Kekeleme.
Pece: Baca.
Peçe: Kadınların yüzlerini örtmeye yarayan tül.
Peder: Baba.
Pel pel bakmak: Aptalca bakış.
Pelver: Bir çeşit salça.
Pendir: Peynir.
Percem: Kâkül.
Peşka: Fırın.
Peşkir: Havlu.
Pey: Pazarlıkta önden verilen, ara veya mal.
Peydah: Birden bire meydana çıkmak.
Peyke: Köşe en derin ve gizli yer.
Pına: Yamalık yerine kullanılan lastik veya deri.
Pırtı: Elbise yerine alınan kumaş.
Pıtırak: Bir cins ot.
Pilo: Pilav.
Pine: Kümes.
Pinnik: Kümes.
Pişik:Hamur işi bazlama,Bir ten hastalığı..
Pohpolcu: Dalkavuk yağcı, abartıcı.
Postal: Ayakkabı çeşidi.
Poşu: Renkli başörtüsü.
Pot: Ağzı keskin olmayan.
Potuk: Deve yavrusu.
Pöçük: But kemiği.
Pöhrek: Topraktan su getirmek için yapılan boru.
Pörtekel: Portakal.
Pörtlek: Gözleri dışarı doğru.
Pörtlemek: Patlamak.
Punduna getirme: Dengine düşürmek.
Puşt:1-Cinsi sapık erkek. 2- Ağır hakaret sözü.
Putu kırıldı: Ümidi yok oldu.
Pürçüklü: Havuç
Pürlenme: Gururlanma övünme sevinme.
Pürpürüm: Semizotu.
Püskuut: Bisküvi.
-R-
Rampa: Yokuş.
-S-
Saart: Koş, tut.
Sac ekmeği: Yufka ekmeği.
Sacağı: Ocak üstüne konan üçayaklı demir.
Saçı: Gelinin düğünde aldığı hediyeler.
Sakalı ağarasıca: Tez yaşlanasıca.
Sakametli: Yanlışlı, sakat, özürlü.
Salım: Nezle
Salıver: Gönder bırak gelsin.
Samranmak: Gece uykuda konuşmak.
Sansalat: Gösterişlilik.
Sarım gürüm olma: Çabuk kaynaşmak.
Sası: Tadı iyi değil.
Savak: Su savma yeri, sercem.
Sedir: Üstünde minderle oturulan yer.
Sehen: Tabak.
Seki: Oturak, divan
Seklem: Tahıl dolusu çuval.
Sele: Sepet.
Selle: Salya.
Seme: Çekingen pısırık.
Semeleşmek: Aptallaşmak.
Sepelemek: Yağmuru yavaş ve seyrek yağması.
Sergen: Serilmiş.
Serpenek: Güneşten korunma aracı, dam yapıda çıkıntı.
Serseri: Aklı kıt.
Seten: Buğdayın kabuğunu çıkararak bulgur yapılan alet.
Sevindirik olmak: Çok sevinmek, sevincini engelleyememek.
Seyip: Sahipsiz, başıboş çıkan.
Seyis: Erkek keçi.
Sıcak vermek: Tandırdan yeni çıkan ekmekten ikram etmek.
Sıçan: Fare.
Sığıç: Sığınmış, başkasının himayesinde.
Sığırlık: Ahır.
Sınar: Akraba, hısım.
Sındı: Makas.
Sınıkcı: Kırık çıkık saran kimse.
Sıpa: Eşek yavrusu.
Sıpalamak: Eşekler için yavrulama
Sıracalı: Pis, beceriksiz.
Sırım: Derinden ince çekilen ip.
Sırınsı: Su almış zor kesilen ağaç.
Sırnaşıl: Arsız, yüksüz.
Sıtkını sıyırmak: Nefret etmek.
Sıyırgı: Samanı kürümeye yarayan alet.
Sızgıt: Yağ ile kavrularak donmuş et.
Siftah: İlk alışveriş.
Siftime: Sıyırma, didikleme.
Silgi: Hamam takılı havlu.
Sindi: Korktu saklandı.
Sine: Göğüs.
Sinenmek: Yağmurdan korunmak için bir yere çekilip beklemek.
Sini: Yemek taşınan bakır.
Sinini sulamak:
Sinnek: Geçimsiz koca karı.
Sinsile: Soy sülale.
Sitil: Bakır yoğurt süt kabı.
Siymek: Köpeğin arka ayağını kaldırarak çiş yapması.
Soğlağa: Tarlada açılan sı kanalı.
Soğukkuyu: Lastik ayakkabı.
Soğukluk: Serinleten soğuk olarak yenen.
Soğulmak: Suyu kesilmek, arkası gelmemek.
Sokranma: Memnuniyetsizliği belli etme, Homurdanma.
Soku: Yarma yapılan oyuk taş.
Sokum: Lokma.
Solak demiri: At arabasının arka ile önünü bağlantı demiri.
Soluk: Nefes.
Somak: Sokum, yufkadan yapılan bir lokmalık ekmek.
Sooluk: Soğuk su çeşmesi.
Sormuk: Üzümden yapılan çocuk maması.
Sorut: Yerinde dikil.
Sorutmak: Ayaktan durmak.
Soyka: Zararlı nesne, Kötü şey.
Soyutmak: Elbiselerini çıkartmak.
Söye: Kapının kasası.
Sufa: Eve giriş salonu.
Surfra: Sofra.
Sumsa: Yumruk.
Sunak: Yufka ekmekten yapılan ekmekten karışık.
Sülempe: Beceriksiz erkek.
Sülenke: Oyunda kullanılan yassı taş.
Sülümanı: Bir at hastalığı.
Sümaye: Ezbere, el yordamı ile gitme.
Sümkürmek: Burnunu temizlemek.
Sümtük: Pisboğaz.
Sümürmek: Aç gözle kemikli et yemek.
Sündürme: Peynir ve yağ ile yapılan yemek çeşidi.
Sürekci: Celepçi.
Sürgüç: Sofrayı silmede kullanılan bez.
Sürtük: Çok gezen, çalışmayan.
Sürüt: Düveni boyunduruğa bağlayan ağaç.
Süteşi: Süt mayası.
-Ş-
Şafaklamak: Elini siper ederek etrafa bakmak.
Şalak: Ham kavun, tüysüz.
Şaplak: Avuç içiyle vurulan tokat.
Şargada: Şımarık, belalı.
Şaşon: Naylon çorap.
Şatafak: Çalım süs.
Şavgı vurdu: Üzerine ışık düşmesi.
Şeher: Şehir.
Şelek: Odun taşımak için sırta vurulan yük.
Şemen: Kokulu minyatür kavun.
Şemşamer: Ayçiçeği.
Şemşiye: Şemsiye.
Şerbetli: Şer bir olaydan etkilenmeyen dualı.
Şevşiri: Ters. Karmaşık.
Şıllık: Şımarık hoppa.
Şıltak: Numaradan bağırıp çağırmak şamata.
Şına: At arabasını tekerinin demiri.
Şıvgın: Sulu yağış kar tipi.
Şibi: Ördek.
Şibidik: Küçük alkış.
Şif: Suyu alınmış üzümün kalıntısı.
Şifemek: Aşağıdan alıp teskin etme yatıştırma.
Şikâr: Az.
Şikarlanmak: Nazlanmak.
Şikirsiz: Şirkin.
Şimişir: Güzel yapılmış tarak, ağaç kaşık.
Şire: Üzüm suyu.
Şiş: Mil.
Şişek: İki yaşındaki koyun.
Şor: Peynir suyu.
-T-
Taha: Eski hurda.
Tahtalıköy: Mezarlık.
Tahtalı: Ahır sekisinde bulunan askılık.
Takka: Takke.
Talaka: At arabası.
Talaz: Fırtına rüzgâr toz.
Talebe: Öğrenci
Taman: Hani öyle değil mi?
Tandır: Yufka yapılan büyük ocak.
Tarla tapanı: Bir cins ot.
Tas: Bakırdan su iç me aleti.
Tavlanmak: Kilo almak besili olma.
Tavsama: Tavı kalmama, Değerini kaybetmek, itibarı kaybetmek.
Tavsır: Resim, fotoğraf.
Tebaat: Huy.
Tecen: İki taş arasında suyu giderilmiş peynir kalıbı.
Teker atmak: Mandaları ayırmak için araya atılan kağnı tekeri.
Tekleme: Seyrek tek tük biten bitki.
Tek teli: Bir nevi pişmaniye.
Teleme: Torbaya konan sulu yoğurt:
Temçit: Sahur vakti.
Temek: Ahırda gübre atılan delik.
Teres: Değersiz
Terki: At ve eşeğin arkasında oturulan yeri.
Teşt: Büyük leğen.
Tetevlemek: Yıkılacak hale gelecek şekilde sallanmak.
Tevge. Tez sinirli.
Tezek. Hayvan gübresinden yakacak.
Tezgire. Söğüt çubuğundan yapılan sepet, sele.
Tezmek: Buzağının hızlıca kaçması.
Tığ: Savrulmamış harman tınazı, oya iğnesi:
Tımar: Hayvanı kaşağılamak.
Tıpırtatmadan: Hissettirmeden, sessizce:
Tırı vırı Boş, anlamsız.
Tırıs: Atın hızlı yürüyüşü.
Tıksa: Zayıf, çelimsiz.
Tıvga: Çocuk hastalığı.
Tidaha: İşte orada.
Tindon: Ukala.
Tiyare: Uçak.
Tohlu: Bir taşındaki davar.
Tohmalama: Çok yemekten rahatsız olma.
Tomafil: Araba taksi.
Tombalak: Yuvarlak.
Tomurgu: Büyük testere.
Tongurdak: Koyuna takılan büyük çan.
Topak: Yuvarlak.
Toplu: Pencere.
Tor: Acemi, yeni yetişen hayvan.
Toksa: Küçük manda.
Tozluk: Kışın bacağa sarılan yün sargı.
Töhmet: İsnat edilen suç, suçlama.zan altında kalma.
Töretmemek: Çoğalmasını engellemek.
Tuluk: Tulum çıkarılmış keçi derisi, şişko.
Tum: Dal.
Tuman: Don.
Tumdum: Suyun içine başını sokma işi.
Tuuh Eyvah olmasa idi.
Tüh: Pişmanlık ifadesi.
Tükan: Dükkân.
Tülek: Anaç, tüyü dökülmüş tavuk.
Tüleme: Kanatlardaki tüyleri değiştirme.
Tünedi: Kuş ve kümes hayvanlarının uyumak için bir yere girmesi.
Tüydi:Sovuştu gitti
-U-
Uçğur: Don veya şalvara takılan balgama ipi:
Ufak: Küçük.
Ufra: Hamur açılırken atılan un.
Urfalık: Bezi açılırken gerekli olan, yapışmayı önleyen un:
Uğra: Un ekmek yaparken bezinin üstüne serpilen un:
Uğrak uğradı: Felç geldi.
Uğrun: Gizlice, haber vermeden, habersiz.
Uğundurmak: Çok canını yakıp ağlatmak.
Uğurçalık: Beşikte çocuğun üzerinden atılıp saran bez.
Uğuullen: Hafif sallama.
Ulaa: Yanlışlığı kabullenmiş.
Ulak: Ekleme sonradan ilave edilen şey.
Uloo: Kadının kocasına seslenişi.
Urba. Elbise.
Urum: Rum.
Uruplağa: Bir kiloluk tahıl ölçü birimi.
Usturuplu: Otuıraklı, oturmuş, yerinde.
Uşak. Çiftlik işçisi.
-Ü-
Üfürük: Nefes.
Üfürükçü. Muskacı.
Üğütmek: Buğdayı un yapmak.
Ülempe: Yalama olmuş.
Üleş: Leş.
Üreluun: Evvelki gün.
Üsberlemek: Gereksiz ısrar etmek.
Üsküle: Bir soğan cinsi
Üşüdük: Deli.
Ütüzlenmek: Ortalıkta gereksiz dolaşmak yalandan meşkul olmak.
Üvez: Küçük sinek.
Üzellik: İsimli otundan yapılan süsleme.
-V-
Valla: Vallahi ( yemin anlamında).
Vanılamak:Lüzumsuz konuşmak:.
Vardagel: Git –gel.
Variyet: Varlıklı oluş.
Vazırdama: Rahatsız edecek şekilde konuşma kafa ağartmak
Vaziyet: Durum Hal.
Vazvaran okudu: Boş şeyler söyledi.
Veceddi: Arap aşının içindeki et.
Velesbit: Bisiklet.
Velvele: Şaşkınlık gürültülü patırdı.
Verep: Yokuş.
Vesait: Binit.
Vesek: Alacak yerine verilen emanet mal veya eşya.
Vıdı vıdı: Çok konuşmak.
Vıı: Kadınların kullandığı hayret sözü.
Vışş: Yazık.
Vıy: Gerçek mi?
Vızılamak: Hızlı gitmek.
-Y-
Yanış: Yanlış.
Yaarnım: Sırtım.
Yadırgı: Yabancı, kendilerinden olmaya.
Yağarnı: Sırt.
Yağız: Siyah at.
Yağlık: Mendil.
Yahta: Yaka kiri.
Yalabımak: Yıldırım, şimşek çakması.
Yalaka: Dazgir, yağ çeken.
Yalın ayak: Çıplak ayak.
Yallanma: Karnını doyurma.
Yalpalamak: Sallanmak.
Yaltaklanmak: Çıkar beklemek.
Yamaç: Karşı.
Yamalık: Yama ek.
Yan: Kara yapı binalarda en iri ağaç.
Yanaş: Yaklaş.
Yanaz: Aksi.
Yangı: Aşırı sevgi.
Yansılamak: Başkasının hareketini taklit etmek.
Yapık: Başörtüsü yemeni.
Yarenlik: Karşılıklı olarak dostça konuşma.
Yârin: Yarın.
Yatsılık: Yastı vakti yenilen yiyecek.
Yaşmak: Kadınların tülbentten yüz örtüsü.
Yatık: Yassı, ağaçtan su testisi.
Yavıncımak: Yalvarmak, Yaltaklanmak.
Yavu: Yahu.
Yaykalamak: Su ile sallayarak temizlemek.
Yaylı: Fayton.
Yazı yaban: Yerleşim yeri dışı.
Yazılmak: Yere iyice serilmek.
Yel Akıllı: Başkasının kötü öğüdünü tutan.
Yel: Yel ağrı sızı.
Yeldirmek: Başkasını boş yere yormak.
Yelikmek: Şımarmak.
Yellemek: Kötü işe teşvik etmek.
Yellendirmek: Destekli sallamak, kuvvet vermek.
Yelmek:Koşuşturmak
Yenili:Hafif
Yeşillenmek:Kur yapmak,kendini beğendirmeye çalışmak.
Yeygi: Kış için hazırlanmış zahire.
Yezit: Nefret edilen kişi.
Yıhılmak: Düşmek.
Yıldırık: Gözü şaşı olan.
Yılık: Gözleri şaşı.
Yılışık: Arsız, sırnaşık.
Yılışmak: Gülümseme.
Yılkılık: Güzün yabana bırakılan at veya hayvan.
Yılmık: Yere dökülen küçük saman.
Yımırta: Yumurta.
Yiğin: Çok fazla bereketli.
Yirik: Dudakları ayrık olan.
Yit: İtme anlamına.
Yoğsul: Fakir, yoksul.
Yokol: Kaybol.
Yolma, yolmak: Mercimek nohut gibi bitkileri elle toplamak.
Yonus: Yunus.
Yoz: Besili erkek davar.
Yörelik: Değirmende etrafa saçılan un.
Yuf: Yazıklar olsun.
Yuh: Yazıklar olsun.
Yuha: Sığ, derin olmayan.
Yumucuk gözlü: Küçük gözlü.
Yun: Yıkan.
Yülemek: Bıçak ucu ile çıkıntılı yerlerini almak.
Ano Yemen'dir ( İlk Yayın Tarihi Muhtemelen 2000'li Yılların Başları )
Her zamanki gibi bilgisayarda işlerimle uğraşıyorum. Ağır ağır fondan "sanat müziği" geliyor. Severim hani...
Kaptırmışım klavyenin tuşlarına, "çalışmaya çalışıyorum". Çalışmaya çalışılır mı demeyin; bal gibi oluyor işte.
Ano Yemen'dir ( İlk Yayın Tarihi Muhtemelen 2000'li Yılların Başları )
Her zamanki gibi bilgisayarda işlerimle uğraşıyorum. Ağır ağır fondan "sanat müziği" geliyor. Severim hani...
Kaptırmışım klavyenin tuşlarına, "çalışmaya çalışıyorum". Çalışmaya çalışılır mı demeyin; bal gibi oluyor işte. Başkaları "ölü ölmüş", "su suluyorum" deyince, kimse bir şey demiyor ama.
Neyse !
Normalde olmaması lazım. Sanat müziğinin içerisine nereden sızmış bilmiyorum; ağırdan bir türkü giriverdi...
Ne dalak, ne böbrek, ne de ciğer bıraktı. "Ano Yemen'dir, gülü çemendir." "Giden gelmiyor, acep nedendir?" Belki bin kez dinlemişim. Bugün bir başka çalıyor...
İşimi gücümü bırakıp türküye odaklanıyorum. Klavyenin akışı o yöne...
"Moskof'a giden dönermiş de, Yemen'e giden dönmezmiş."
Yemen çetin bir coğrafya; yaman bir el. Eee yaman bir ele de, yaman bir milletin askeri olacak ki hak yerini bulsun.
Yemen'in kahvesi de meşhur. Kim bilir belki onun içindir ki Osmanlı, içtiği bir yudum kahvenin hatırına, çıkarmamış Yemen'i gönlünden. Kırk çarpı on kez, on kat sunmuş hatırını Yemen'e. Dile kolay dört yüz yıl. Aslına bakarsanız Osmanlı için çok da önemli değildir. Yemen, başa beladan öte değil. Yani modern dünya anlayışı ve iktisat ilmi açısından bakarsanız, Yemen'de ısrar etmek bağdaşmaz...
İsyan çıkmış denince Yemen'de, ilk Anadolu ağlar. Ağıtlar yakılır, feryatlar yükselir hemen her evden.
Redif alayları eli koynunda analar, telaşlı bacılar, boynu bükük nişanlılar bırakır arkasında. Hastalık, açlık, sıcaktan başka ne görmüştür ki yiğitler Yemen'de? En çok şehit verilen uzak diyar. Ve uzak diyara giden, sadece gidiş biletli "koç yiğitler". Daha Yemen'e varmadan Kızıldeniz'in nemli havası vurur Anadolu çocuklarını. Gidiş var, dönüş hayal...
Bizim de bir parçamız kalmış uzak diyarda: dedemin kardeşi. Yokuş olan yer "Muş" değildir aslında "Huş"tur. Huş Yemen'de yaman bir dağın adıdır. Kimine göre "Simuş"tur. O da yine Yemen'de bir şehrin adıdır. Bunu tartışıp durmak neyi değiştirecekse!
Muş idi, Huş idi, Simuş idi…(!)
Bizimkisi bir şeyler hissetmek, saygı göstermek belki de anılara… Zaman tünelinde gidip gelmek biraz da. Bildiğim tek şey, kalmış bir parçamız oralarda. Milletimin parçaları yeryüzünün dört bir yanında. Kim bilir? Belki üstat ondan böyle diyor: "Toprağı sıksan şüheda."
"Vatan denen bitki, kandan başka su kabul etmiyor…"
Ecdada uzanan, lal olası dillere seslenmek gerek giderken. Bu güzel sözlerin arasına yakışmayacak belki ama "it kağnının gölgesinde yatmış da kendi gölgesi zannetmiş" diye ecdat boşuna dememiş.
Ecdadın gölgesinde ahkam kesenler, kendi gölgelerini hesap etmeliler diye düşünüyorum. "Atan bunu yapmış sen onunla öğünmeye devam et" diyor "it gölgeli" biri. Ecdadımı tanıyıp gerçek gölgemin farkına varayım ki geleceğe güvenle yöneleyim. Devlet kurmuşlar dağılmış, toplanmışlar; yenisini kurmuşlar. Ceplerinde "devlet nasıl kurulur, nasıl bir araya gelinir" adlı sihirli bir kitap dururmuş. O kitaptaki formülmüş aslında işin sırrı. O kitap ortalıkta gözükmüyor şu sıra. Allah korusun dağılırsak, hangi formülü uygulamayı düşünüyorsunuz?